Yüz Falı – Öykü – Dursun Karaseki

 Yüz Falı – Öykü – Dursun Karaseki

Yüzün rengi, kalplerin casusudur.

                                                                                                                          MEVLÂNÂ

Karşılaşma…

Kapanmak üzere olan kompartımanın kapısını telaşla açtım, soluk soluğa kalmıştım, her işimde olduğu gibi bu yolculuğa da son anda karar vermiştim. Sona bırakınca sonuç değişmiyordu. Göğüs kafesini delmeye çalışan, hızla atan bir kalp ve sigara içme alışkanlığının yarattığı pişmanlık…

“Oysa yapacak çok işim olmadı bu dünyada, konuşacak çok şeyim de!”

Kompartımanda yerimi aldığımda, henüz nefesimi toparlayamamıştım. Sakinleşip nefes alış verişim düzeldiğinde fark edecektim;  Beni, süzen iki çift gözü…

Gözleri, şu yanaşmak isteyip de yanaşamadığımız kıyı, yanından geçerken,   içine düşerim korkusu yaşatan dipsiz kuyu gibiydi…

Dünyaya sığdıramadığım varlığımı, iki metrekarelik kompartımana sığdırmam da pekâlâ beklenemezdi…

Gözlerinden ürperdim, içim üşümüştü. İnsanın içine saplanan iki zehirli ok. Esmerliği baskın kara gözleri pırıl pırıldı. Öylece mıhlanıp kalmıştım. Bir zaman sonunda yüzüne bakabilmeyi başarabilecektim.

Duru bir yüzü vardı kadının; yüzünde muhtemelen taşımaya alışık olduğu bir ifade,  ne düşünüyor, ne hissediyor anlamak imkânsız. Bir an gülümser gibi oldu ya da ben gülümsemesini hayal ettim. O an fark ettim sol yanında beliren gamzesini, kendimi içine bırakmaktan korkmadığım o oyuk, bana hep davetkâr gelmiştir.

“ Bir insanın bakışı ve yüzü nasıl hep aynı kalabiliyordu? Mutsuzluk mu çiziliydi yüzünde, huzur mu? Sükûnete mi susamıştı bakışları?

Kimi, kahvenin fincanda bıraktığı telvede, kimi kâğıtlarda sürer, kimi de suda görür hayatın izini.

Dünü, bugünü, yarını…

Yüz falıydı…

Ayten bulmuştu bu ismi. Yüz falı, olsun bu oyunumuzun ismi dediğinde, çınlamıştı sesi. Mutlu olduğunda bir de heyecanlandığında sesi çınlardı. Sonra ne mi oldu? Birbirimizin yüzüne bakmaktan korkar olduk…

Benim hikâyem…

Çokça sarf edilen kelimler yorgun ve bitik oluyor. Meğer bir hikâyemiz varmış, yaz gibi kısa.

Hüzün vardı havada asılı, ağır ve kıpırtısız…

Yalnızlık kusur mu ya da yalnızlığı aramak?

Kime gurbettir insanın içi, yalnız olmayan çoğalamaz inanmayın.

Yalnız insanların meselesi hepi topu bir kırık kalpti.

Anlatılmamış, konuşulmamış susulmuş…

İnsanların yüzüne bakmak için sokağa çıkıyorum, yüzlerde beklentiler var, dünyanın ağırlığını taşıyan yorgun gözler var. İnsanların yüzlerinde mutluluk, mutsuzluk, hayal kırıklığı, sevinç, umut arıyorum. Başkalarının yüzüyle mutlu oluyorum. Çünkü kendi yüz çizgilerimi kaybettim. Aynada bakındığım yüzün uzun zamandır bana ait olmadığını biliyorum. Yabancı, birine ait göz, dudak, burun ve ağız vardı aynada. Yüzümü yıkarken, dişlerimi fırçalarken, saçımı tararken rastlıyordum bu yüze. Göz göze gelince kaskatı kesiliyor. Gözlerimi aynadaki yabancıdan kaçırmak istiyordum, kapatsam da göz kapaklarımı,  nafile bir çaba oluyor, bakışları, içimde yaşıyordum. Bir süre daha devam ettim bu aynada saklambaç oyununa, sonra sıkıldım, daha doğrusu korktum…

Yüzü mü unuttuğum gibi aynada bana bakan yüzü de unuttum.

Tek kişilik hikâyenin tek dinleyicisi bendim. Hak edilmemiş bir sevincin paydasıydı yüzüm, bezgin bir tebessüm dudağımın kenarına yapışmıştı. Tek mevsimlik aşk, tek mevsimlik ayrılık taşıyordum.

Zamanında olmayan olmasın da.

Yaşadıklarımız değil de daha çok yaşayamadıklarımızdan ibaretti hayatlarımız.

İnsanın kendine sığınmak istemesi bir tür intihar sayılmalı. Kendine sığınmak hayatın dışında kalmaktı…

Çocukluk…

Safir bir bıçağın çizdiği yaranın izlerini taşıyordu çocukluğum, gözünü kırpmadan katledilmiş bir çocukluğum vardı. Ah annem!

Oysa karıncayı bile incitemeyen ben…

Gelmekle gitmek arasındaki zamana sıkıştırılmıştım.

Çocukluğum beklemekle geçti…

Beklemeyi bir muska gibi boynumda taşıyarak büyüdüm ben.

Bildim her kalbin kendine uygun bir kederi var! Benim ki beklemekti.

Ömrümüzün beklemek için çok kısa olduğunu büyüdükçe anlayacaktım.

Beklemek, uzun ve katran karası bir gece gibi ömrümüze sığdıramadığımızdır.

Bekliyorum…  Öyle de öğrettiler hayatı,

Hep bir sıra bekledim de o sıra bir türlü bana gelmedi.

Çocukluğum boyunca önce annemi bekledim. Başımı, göğsüne gömmesini, canımdan can diyerek sarılmasını bekledim. Annem hep meşguldü benim. Yemek yapardı, temizlik yapardı, sonra yeniden temizlik yapardı. Hep bir işi olurdu, genellikle de işi temizlikti. Köşe bucak evi siler, sonra yeniden silerdi. Sonra dizileri başlardı, biri biter, diğeri başlardı. Ben beklerdim, gelip sevsin başımı okşasın. Beklediğim sıra, ne kardeşlerimden, ne babamın özenle hazırlanan rakı sofrasından ne de tahmin edeceğiniz gibi evin temizliğinden bana gelmezdi, gelemezdi. Babam, varla yok arasındaydı. Ne ara eve gelir ne ara gider hiç bilmezdik, gelir miydi onu dahi bilmezdik.

Sonra, mahallede oynan oyunlarda bekledim sıramı, hep yedektim, biri ya hastalanacaktı ya gelmeyecekti bin bir türlü felaket başlarına gelecekti ki benim sıram gelsin.

Oysa umut bir değişimi varsayar. Olandan olması gerekene, hiçlikten varlığa bir değişimi. Benim yazgım değişmedi.

Bütün yaşamım boyunca, İçimdeki kuşku tohumları tutuşmuş sulanıp sevgi sözcükleri ile beslenip büyümüştü, kuşku bir bahçede açan ne gül ne de papatyadır. Bahçenin istenmeyen arsızca yerli yersiz topraktan fışkıran ayrık otudur. Zamanla zihnimin her bir hücresinde büyüyecek ve zihnimi kemirecekti. İnanıyordum ki, onca uğursuzluğumla Allah benim yanımda yer almayacaktı.

Birini, bir şeyleri, varlıkla hiçlik arasında bekleyecektim…

İçimdeki sevilmemiş, takdir edilmemiş, hor görülmüş, itilmiş, sırtı sıvazlanmamış, omzuna el değmemiş, bu yüzden de hoyrat, huysuz ve arsız kalmış o çocuğun aksi yüzüme vuracaktı…

İnsan suçun kendinde olduğunun farkında olunca gerçeğin zehri kendi üstüne bulaşmasın diye yoldan geçen masuma bile yüklemekte tereddüt etmiyordu.

Kompartımandaki yüz

Nihayetin de iç sesim, gözlerin büyüsüyle susmuş, hesabımız belirsiz bir zamana ertelenmişti. O gözlerin sahibi kadının yüzünü okumaya başlamıştım;

“Hafta sonu misafirlerim gelecek Adana’dan sen de gelsene.”

Bu bana telefonda söylenendi, asıl benden beklediği söylemediklerini işitmem, aklını okumamdı.

Bu defa konuşacağım, aktaracağım dil, düşünülmüş bir dil olacak çünkü azalttığım her ses kullanmadığım her sözcük beni daha umutsuz ve mutsuz yapıyordu. Susmaların ustasıydım.

Her çabamda biraz daha teslim ediyordum kendimi ona, her zayıflığımı kendine bir çıkış yolu olarak görüyor, onurumu onarmak için her geri çekilişimi, konuşarak açtığım her kapıyı daha da zorluyordu sessizliğimin içinde yalnız kalıyordum. Hissediyordum bu son şansım şansımız olacaktı kızımla…

Sen gel alışveriş yap, o benim sevdiğim tava var ya ondan yaparsın. Yanına pilav bilirsin onu da severim, ha bir de unutmadan evde annenin yaptığı turşu var ya, ondan da bir kavanoz al yanına. Bir de unutmadan, ev biraz dağınık ve pis.  Yalnız yaşayan ve çalışan bir erkeğim. Hem vaktim olmuyor hem de elimden gelmez ev işleri…

Erken çıkarsın işten, keşke cuma için izin alsan da daha erken gelsen. Geniş zamanda hem temizlik hem alışveriş hem de yemek hazırlıklarını tamamlarsın yine de sen bilirsin, bir de unutmadan, misafirler otele geçince sevişelim…

O yaşlarda ne yaparsak yapalım gecenin sonu sevişmeye dayanırdı.  Düşüncesi bile o an, içme üflenmiş bir kor gibi içimi titretti.

Bazı sorular insanın içini kemirse de sorulmuyor, işitilmiyor, görmezden geliniyor, sonrasında hem sorular pas tutuyor, hem insanın içi…

Hafta sonu Adana’ya gittim, ne zaman çağırsa giderdim, üşenmem olmazdı, çünkü Şeyhinin kutsal çağrısını almış müridim…

İçim içime sığmıyordu sonunda başaracaktım bu defa olacaktı… Hem ben de istiyordum gitmeyi, ona sormak istediklerim vardı. Canıma tak etmişti bazı belirsizlikler en çokta beklemek… Bana öğretildiği gibi… Dedim ya, boynumda taşıdığım muskamdı beklemek… Yok, bu safer farklı olacaktı. Hissediyordum eve dönerken Adana’ya giden ben dönmeyecekti.  Adımız aynı olacaktı..

Kararımı vermiştim bu defa, bir gidip iki dönecektim…

Böyle olmak zorundaydı…

Onu, mutlu edince mutlu oluyordum. Mutfakta annesi, sofrada onu, dinleyen anlayan dostu, yalnız kaldığımızda tutkulu, şehvetli eştim.

Cuma sabahtan işe gitmedim. Telefon ettim, hasta olduğumu söyledim. Bu kaçıncı yalandı herkes biliyordu. Herkes bilir, herkes işitir, yine de hiç kimse görmezdi.

Telefonu kapatır kapatmaz birkaç eşya alıp evden çıktım. Tren garına vardığımda tren kalkmak için uyarı sirenlerini çalıyordu. Telaşa kapıldım bir an yetişemesem diye neyse ki son anda kendimi trene atmayı başarmıştım. Kompartımana yerleştiğimde nefes nefese kalmış bir taraftan nefesimin düzelmesi için uğraş veriyor diğer taraftan Adana da yapacaklarımı listeliyordum.  Önce pazardan salata için bir şeyler alır, ardından kasaba geçerim, özellikle de çarşını başında ki kasaba uğramalıyım,  başka kasabın etini yiyemiyordu. Sanırsın kasabın ortağı,  son olarak,  markete uğrayıp temizlik için birkaç şey almalıyım,  evin dağınık olduğun hatta pis olduğuna yemin edebilirim, eve her geldiğimde karşılaştığım manzara aynı olduğundan klasikleşmişti benim açımdan.  Dağınıklık neyse de banyo ve tuvaleti düşünmek bile midemi ağzıma getirdi.  Düşünmeyi bıraktım…

Yol boyu ona sormayı düşünüyordum. Çocuk istiyordum, bizim ne zaman çocuğumuz olacaktı?  Anne olmak istiyordum.  Konuyu ne zaman açacak olsam öfkesiyle beni korkutuyor susturuyordu ima etmeye bile çekinir olmuştum. Kararlıydım bu defa, öfkesinde susmayacaktım.  Yaşım ilerliyordu hamile kalma şansım giderek azalıyordu.

Yanılmamıştım, evi dağınık ve pis bulmuştum. Buzdolabı da mutfak ta boştu. Ev, Moğol istilasına uğramış gibiydi, acele etmeliydim. Önce sokağın başında kurulmuş Pazar uğramalı, dönerken kasaba, sonra markete… Bu gece benim için çok önemliydi ve her şey kusursuz olmalıydı. Mutlu bir günün sonunda olmalıydı bebeğim… Kızım… Kızımız…

Pazarı, kasabı, marketi ve Moğol istilasından kurtulmuş evin temizliğini bitirip,  tavayı, pilavı salatayı her bir şeyi eksiksiz yapmış turşuyu başköşeye yerleştirmiştim.  Zafer kazanmış komutan edası masada yerimi almıştım…

Gece boyunca gülmüş, türlü sevimlilikler yapmış herkesi eğlendirmiş, masanın yıldızı olmuştum. Planımın ilk parçası kusursuz tamamlanmış misafirleri otel uğurlamıştık. Geceden el etek çekilmiş, havada gerilim elle tutulur hale gelmişti.

Bizim ne zaman çocuğumuz olacak?

Sormamla yediğim yumruk eş zamanlıydı.

Yumruk, tekme, tokat, azar, küfür ardı arkası kesilmeyen sağanaktı.

Kafamı duvara çarpıyor o esnada dünya duruyor eşyalar etrafımda zımbalanıyordu adeta, başım duvara çarptıkça, aklımı bilmiyorum ancak geri kalan hayatımın hastalandığını sakat kaldığını biliyordum. Kulaklarım uğulduyor, bağırsam da sesim çıkmıyor, inliyordum ağlamayı dahi başaramıyordum. Duvarda kan, başımda duvar boyası vardı. Gözlerimi kapattım, yüzüme sızan başımdan akan kan mı? Gözyaşım mı? Ayrımına varamıyordum. Karnıma savurduğu tekme ile daha yere düşerekken, birkaç saat öncesi ellerimi kanatırcasına sildiğim halının tozunu koklayamadan öylece kaldırıyor yeniden başlıyordu. Yumruk, tekme, tokat ve küfür, ardından boğazımı sıkıyor nefes alamıyordum. Ciğerim ha patladı patlayacak derken bırakıyor, tamamen savunmasız kalmış ruhum ve bedenim aşağılandıkça, dayak yedilikçe küçülüyordu. Yerde uzanmış, artık ne gelen tekmenin ne yumruğun acısın ne de ettiği küfürleri duyuyordum bir tek ağzımdaki ılık kanın tadı kalmıştı bilincimde.

Fişi çekilmiş elektrikli soba gibi hayatımın ışığımda sönmüştü.

O anda karar verdim; Bana bir hayat vermeyecektin, ben de seni hayatını alacaktım.

Utanç acıyı bastırmıştı. Yara, bere, kan, morluk ve ezikler içindeki bedenimden,  şu yanı başımda ki koltuktan, öylece uzandığım halıdan, eşyalardan her şeyden ve herkesten utanıyordum…

Hayatının geride kalanının, bir bardak çayda dudak payı olduğunu bilseydi yine de içer miydi?

Zehir, etkisini göstermeye başladığında karşısına geçip izleyecektim. Kendi kusmuğunda köpükler içinde boğuluşunu izleyecek, yalvarışını işitmeyecektim. Tüm bunlar olurken birde sigara yakacaktım. Oysa sigara da kullanmazdım…

Kapı önü

Bir süre kapının önünde öylece kaldım. O an dahi, anne olamayacağımı, doğmamış, doğmayacak, rahmime hiç düşmeyecek kızımı düşlüyordum.

Çocuğu ölen annelerin başka bir şeye dönüştüğünü o an iliklerimde hissedecektim;

Derin ve korkutucu yalnızlık ve dağlanmış bir yürek.

Kapı, yavaşça içim gibi, gıcırdayarak ardıma kapandı.

Sonra kendi sessizliğime boğuldum.

Geleceğe dönük beklentisi olanlar olmayan bir zamanda yitip gidiyordu.

Şimdi birbirimizin celladı olduk

Bildim herkes kendi zamanının celladıdır.

Kadın, yüzünü pencereye dönmüş benim de falım sona gelmişti…

Bir ara yorgunluktan uyuya kalmışım, gözlerimi açtığımda, kadın kompartımanda yoktu. Yerine bırakılmış bir not vardı;

Yüzünüzü okudum… Yalnızsınız… Tanışmak isterseniz… Ayten, tel 532…

Yapılan Yorumlar
Bir Yorum Yapın