Yedikule Bostanları – Öykü – Ebru Oğuzhan Yeter

 Yedikule Bostanları – Öykü – Ebru Oğuzhan Yeter

Sol ayağını sürüterek yürüyordu, felçli olan sol kolunun altına sıkıştırdığı çantasını diğer eliyle sıkıca kavramıştı. Üzerinde siyah eskimiş cepleri sarkmış, bir hırka vardı. Yedikule’de doğduğu bu eski evin beşinci katına inip çıkarken artık çok zorlanıyordu. Yarım asırdan fazladır her inip çıktığında basamakları üşenmeden sayardı, tam seksen basamak. ‘Seksen yaşıma ne kaldı ki’ diye düşündü,  sonra ‘hayır daha elli bile olmadım’ dedi. Tekrar düşündü, parmaklarıyla hesap yaptı kaç yaşında olduğuna karar veremedi. Bu günlerde her şeyi unutuyordu ama her iniş çıkışta o basamakları saymayı asla unutmuyordu. Onun için dua etmek gibi olmuştu. Çocukluğuna dönüyordu, tek farkı vardı, artık her basamakta dakikalarca bekliyor kaçıncı basamağı saydığını unutuyordu. İmrahor sokaklarında tanıdığı yüzler artık yabancılaşmıştı. Bu kez, surların dışındaki bostanlara gitmek için çıkmıştı evden. Köşedeki kiliseyi geçti,  fırından gelen ekmek kokusunu duydu ancak çocukluğundaki gibi kokmuyordu. Yol boyunca sığınmacılarla dolu sokaktan ilerledi. Ne kadar çok siyahi sığınmacı vardı, bu duruma çok kızsa da, en çok onların küçük çocuklarını seviyordu. Kıvırcık saçlı, kalın dudaklı, bembeyaz dişlerle gülümseyen siyahi çocuklar. Oyuncak bebeğini hatırlatıyordu ona. Neredeyse Türkçe konuşan kimse yoktu etrafında, yolların kalabalığı, araç trafiği ilerlemesini yavaşlatıyordu.  Komşu bakkallar mahalleyi terk etmiş, Suriyeli,  Afganlı ürkütücü adamlar tarihi bakkallara, yabancı tabelalar asmışlardı. Kendi sokağında kendi mahallesinde kendi memleketinde ayrık otu gibi yabancı hissetmişti kendini.

Demiryolcu olan babasından emekli aylığı alıyordu. Çocukluğu tren raylarında lojmanlarda geçmişti. En son doktora götürdüklerinde bunama teşhisi konulmuş olsa da, bir zamanlar Yedikule bostanlarına dair her şeyi gün gibi hatırlıyor, o günleri her geçen gün daha çok özlüyordu. Bostana çok yakın olan evlerinden çıkar elindeki sepete kendi topladığı marulları, maydanozları, naneleri doldurur o gün bitmesin isterdi.  Annesi onu kendine güveni olsun diye her yere gönderir arkasından gizlice takip ederdi. Sol tarafı engelli olduğu için acımasızca çocukların alay konusu olabiliyor, ya da acıyan gözler onu daha da hırçın yapabiliyordu. Tıpkı bir kaplumbağanın yürüyüşünü andıran adımlarla surlara doğru ilerledi.  Surların bir kapısından trafiği kontrol eden genç adam onu görünce önündeki taksiye yol verdikten sonra yanına geldi.

-Ya teyze sen yine bostana mı geldin? Bak her gün en az iki kere gelip gidiyorsun, bostan mostan kalmadı. Agop’un kazı gibi yiyip yuttular bostanları, ne alacaksan git marketten al.

Yaşlı kadın dişsiz ağzıyla homurdanarak bir şeyler söylemeye çalıştı. Adama cevap vermeden söylene söylene engelli koluna astığı yırtık plastik sepetiyle, aynı yolu uzun uzun kaldırım taşlarına takılarak, artık geçmeyen tren yoluna bakarak, ağır ağır yürüyerek geri döndü.

Adam yanılıyor olmalıydı,  koskoca Yedikule bostanları talan edilmiş olamazdı. Hala oradan aldığı tohumları mendiller içinde saklıyordu. Bahar gelince götürüp bostan yapan kadınlara verecekti. ‘Sahi bostanları talan ettilerse o kadınlar nereye gitti’ diye düşündü. Hatta onlardan birinin kızıyla çok yakın arkadaştı. Kendisi gibi oda engelliydi. Yıllar sonra o yakın arkadaşının bir huzur evinde sefalet içinde öldüğüne hala inanamıyordu. Kendisinin engelli olduğunu hiç kabul etmedi. Belki kabul etseydi, yaşamı ve insan ilişkileri daha kolay olacaktı, ancak bunu kendine bile itiraf edemiyordu.

“Kimseye muhtaç değilim tek başıma yaşıyorum öyleyse neden engelli olayım ki” sürekli kendine bunu tekrar ediyordu. Hayatı boyunca kendiyle barışık olmadı, ama en çok da kendini sevdi. O kadar kibirliydi ki, burnu yere düşse üstüne basar geçer benim demezdi. Gençliğinde evlilik teklifleri alsa da, konu komşu eş dost aracılık etse de kısmetleri, hep engelli birileriydi. Bu yüzden engelli biriyle evlenmektense evde kalmayı tercih etmişti. Annesi ölünce babasından kalma bu evde, tek başına yaşıyordu. Kardeşlerinin ısrarına rağmen kimseye gitmek istemiyor, düşe kalka inadına tek başına yaşamaya çalışıyordu. Hatta bir kaç ay önce apartmanın önünde ayağı takılıp da yüzüstü düştüğünde, ağzı burnu kan içinde kalmıştı. Bu durumda bile insanların kendisine yardım etmesine izin vermemiş, tek eliyle yüzüne mendilini bastırıp kim bilir kaç saat içinde seksen basamağı çıkıp evine gitmişti. Hala burnunda düşmenin izi vardı, burnun bir tarafı iyice içine çökmüştü. Annesinin dediği gibi öyle bir deve inadı vardı ki, takma diş istemediği için dişlerini yaptırmamış, inadına dökülen dişlerinin yerine damaklarını kullanmıştı. Avurtları iyice çökmüş, dudakları sigara kâğıdı gibi incelmişti.  Fırının yanına geldiğinde ekmek almak için içeri girdi.

“Yine bostana mı gittin be teyzem? Her gün gidip gelmekten bıkmadın mı? Bostanlar yok artık, her gün bu trafiğin içinde gidip geliyorsun, Allah muhafaza araba maraba çarpacak diye korkuyorum. Bak burası artık senin bildiğin Yedikule değil”

Fırıncının yüzüne ters ters baktı. Elinden gelse sepeti koca kafasına geçirebilir, lavaş kulaklarını kökünden koparabilirdi. Ekmeği aldı, sepete koydu, cüzdanını yine kolunun altına sıkıştırıp homurdanarak çıktı. Fırıncı başka müşteriye dönmüştü bile, ama hala onu anlatmaya devam ediyordu. ‘Bari dışarı çıkmamı bekleseydin’ diye geçirdi içinden.

“Bu teyze var ya buranın en eskisi, şu karşıdaki apartmanın beşinci katında oturuyor. O merdivenleri her gün iki üç kere inip surlara kadar gidip, eski bostanları arıyor. Üstündeki o hırka var ya cepleri tohum keseleri dolu.  Gidebilse her yere tohum ekecek. Garibim bir türlü kabul etmiyor artık bostanların kalmadığını bir tohum kadar inatçı bu teyze, valla onu eksek toprağa neler çıkar neler “

Yapılan Yorumlar
  • Şen Sevgi Erişen dedi ki:

    Oraları bilen ( Langa Yedikule Samatya) biri olarak büyük bir zevkle okudum hikayenizi . Diliniz sade kurgunuz abartısız .. Emeğinize Sağlık!

  • Mehtap Uşun dedi ki:

    Harika bir anlatım, yüreklerimize dokundunuz Ebru Hanım 🙏
    Bize bir kez daha tohumlarımızı keselerimizde muhafaza edip günü geldiğinde ekmemizin ne kadar özel ve önemli olduğunu hatırlattınız. Teşekkürler 🏵

  • Aynur sinan Öztürk dedi ki:

    Ahhh eski insanlar ne kadar değer verirlerdi bostana tohuma
    Kalemine yüreğine sağlık güzel dostum muhteşem bir yaşanmışlık öyküsü 🥰

Bir Yorum Yapın