Uğur Demircan – Öykü – Köz Yumurtası

 Uğur Demircan – Öykü – Köz Yumurtası

Sobaya atılmış meşe kütükleri çatırdarken, televizyonda haberleri izliyor evin babası. Hanımı yine mutfakta. Ufak oğlu sehpada ödev yapıyor; büyüğü yatılıda. Kanepelerin birinde yatıyor yaşlı babası.

Az evvel yemeği yedirilmiş Süleyman dedenin. Felç, yatalak değilse de hiç bir şeye dermanı kalmamış artık. Kolu bacağı, toprağa ağmakta. Yaşı, kafa kâğıdına göre doksan bir, hayattaki tek akranı amcaoğluna göre doksan dört. Fazla önemi de kalmıyor zaten o yaşlarda. Altını tutabilmek yetiyor ona.

Torun, İstiklal Marşı’nı yazıyor deftere. Öğretmeni vermiş ödevi. Ayrı bir odası yok çocuğun. Olsa da fark etmez, soba sadece oturma odasında. Bir kulağı televizyonda ama yine de pekiyi hep dersleri.

Kitabın arasından dörde katlanmış bir kâğıt düşüyor, hatırlıyor o an çocuk: Okuldan vermişlerdi. Veliler okuyup imzalayacaklardı. Hemen veriyor babasına.

Babası bakıyor, bakıyor. Gözüne iyice yaklaştırıyor, yine de okumakta zorlanıyor.

“Oğlum, görünmüyor bu, küçücük yazmışlar.”

“Dedeme vereyim.” diyor çocuk. Alıyor elinden.

Gülüyor adam. “Hah, ver bakalım deden nasıl okuyacak!”

O dalga geçiyor ya, ihtiyar adam eline alır almaz şakır şakır okuyor hepsini.

Adam şaşkın. “Baba maşallahın var, gözlerin benden iyi!”

“Eee, göz yumurtası değil köz yumurtası bu oğlum!” diyor yaşlı adam. Elini sol gözüne götürüp okşuyor, eski bir alışkanlıkla. Bir işe yaramış olmanın kıvancıyla öbür yana dönüp, şekerlemesine devam ediyor. Dalıp çıkmaya alıştığı tavşan uykusunda küçüklüğünü görüyor yine.

Küçük yaşta annesi ölüyor, babasıyla baş başa kalıyor Süleyman. Daha on yaşında evin yemeğini yapıyor, bulaşığını yıkıyor. Dört keçileri var, onları otlatıp getiriyor her gün. Boyu çeşme başındaki alıç ağacına, hayalleriyse Gedikli Tepe’nin ötesine ulaşamıyor henüz.

Bir gün, kır keçinin boynuzu giriyor Süleyman’ın sol gözüne. Yan tarafına denk geliyor, çıkarıveriyor gözünü yuvasından! Ağlasa duyacak kimsesi yok on yaşında çobanın, sızlansa şımartacak bir anacığı da. İpte sallanan bir top gibi sarkıyor gözü, elinde tuta tuta köye varıyor. Babası tarladadır bu saatte ya, kahvedekiler koşuyorlar yardımına.

“Anağdın Ebe” ye götürüyorlar onu. Ayağını burkan, damdan düşen ona götürülür çünkü köyde. Yatağına işeyen, uykusunda gezen de öyle. İnsanın etini, kemiğini sarar; aklına, ruhuna okur; iyi eder Anakadın Ebe. Babasından el almıştır, “ocak”tır onların evi ezelden.

Ağır ağır yerinden kalkıyor, kendine hayrı yok gibi yürüyor kadın. Yemek yaptığı közün üstüne bakır sahanını koyuyor; bir yumurta kırıp, çeviriyor biraz. Ala sulu az pişmiş yumurtayı zeytinyağı ile karıştırıyor, bu bulamaçla beraber yerleştiriyor yerine çocuğun gözünü. Sarıp sarmalıyor kar beyaz bir tülbentle başını. Bir de okuyup üflüyor ki tam tutsun mayası.

Süleyman sol eliyle gözünü tutarak, kafasını da sola eğerek yaşıyor bir müddet. Gözü geçince de kafası öyle hafif eğri kalıyor. “Yılık Boyun” kalıyor adı köyde.

Bugün torununun yazısını o sol gözüyle okuyor Süleyman dede. Öbür gözü yaşlılıktan bozulmuş ya sol gözü on yaşındaki gibi kalıyor ne hikmetse. Anakadın Ebe’nin köz yumurtası tutmuş belki de.

Yapılan Yorumlar
Bir Yorum Yapın