Temizlik – Öykü – Begüm Çınar

 Temizlik – Öykü – Begüm Çınar

‘’Kız! Kadının o kadar parası var, şu oturduğu koltuğa bak, ne kadar da rahatsız!’’

Belki de üşenmiştir yenisini almaya, diye düşünüyor Fadime. Kadının adamı yok ki başında. Taşıması, kurması derken bir ton eziyet. Hem böyleleri ev işleriyle uğraşmayı sevmez, diye düşünürken bu kadar düşünmenin işinin cazibesini ortadan kaldıracağını hisseden bir çalışan tavrıyla yerinden kalkıyor. Toz bezini banyoda sıkıp geliyor. Ortada kalan ıvır zıvırı da toplayıp tekli koltuğun üzerine koyuyor. Neredeyse her köşe başında bulunan vazo içindeki çiçeklere yöneliyor sonra. ‘’Ne kadar çok, ne kadar renkliler! Çeşit çeşit.’’ Birçoğunun ismini bile bilmiyor. Bu kadar çok eşyanın kadının yaşam alanını daralttığını düşünüyor. ‘’Acaba kim, niçin alıyor bu çiçekleri?’’ Bazılarının uçtan uca kuruduğunu ya da susuz kaldıklarını fark ediyor. Halının üzerine inatçı lekeler gibi yapışan kırıntıları toplarken sırtında bir ağrı hissediyor Fadime.

‘’Kız, Duygu… Bi kötü oldum ben!’’

Duygu elinin yaşını eteğine silip uzanıyor. Koltuğa çöküyorlar. Duygu’nin eli kumandaya çarpınca Seda ablanın öğlen kuşağı programı başlıyor. Panikle farkında bile olmuyorlar. Ağır ağır nefes almaya çalışıyor Fadime. Duygu korkulu gözlerle bakıyor. İkide bir ‘’iyi misin, iyi misin?’’ diye sorup duruyor. Fadime içinden, iki yüz lira, iki tane yüz lira, dört tane elli lira diye geçiriyor. Sabahtan akşama temizlik. Dip bucak. Toz kap kacak. Yıkamalı süpürmeli, halılı perdeli. Bugün bunlardan hiçbirini yapacak gücü görmüyor kendinde. Ancak bu iş yapılmazsa iki yüz liradan olacaklar. Üstelik elli lirası Duygu’ya verilecek. Bütün işi Duygu’ye yıkmak da olmaz. Bilekleri incecik kızın, daha lise çağında. Zaten bir önceki gündelik de de öğleden sonra işinin çıkması nedeniyle bırakıp gitmişti evi. Gerinip doğrulmaya çalışıyor. Sırtındaki ağrı içine büyük bir korku düşürüyor Fadime’nin. Bu korku can derdinden çok, iş yapamayacak hale gelmenin, parasız kalmanın, ilkokulda okuyan çocuğunun isteklerini yerine getiremeyecek olmanın korkusu. Işık hızıyla geçiyor bu kötü düşünceler zihninden. Sonra, bu ağrılar için bir yakınının verdiği kremi hatırlıyor. Duygu’dan, kremi, sırtının ağrıyan kısmına iyice bir ovarak yedirmesini istiyor. Ütünün buharıyla ısıttıkları eski bezlerden birini de sarıyorlar üstüne. Böylece ılık ılık bir rahatlık hissediyor sırtında Fadime. Bu ılıklık sırtından başlayarak göğsüne, ağzına, kulaklarına oradan da düşüncelerine yayılıyor. O kötü düşüncelerin yerini ansızın olumlu düşünceler almaya başlıyor. ‘’Ablan kurban olsun sana!’’ diye bir çığlık duyuluyor Seda abladan. Güneş evin içine giriyor. Televizyon ekranındaki tozlar görünüyor bu yansımayla. Duygu da payını alıyor bu renk değişiminden. ‘’İyi misin kız abla’’ diye soruyor sırnaşık bir havayla.

‘’Ben sana şimdi bir kahve yaparım bir de ağrı kesici içersin, bir şeyciğin kalmaz.’’

Oralı olmamış gibi, Seda ablanın bacaklarına da mı makyaj yapıyorlar acaba, diye geçiriyor içinden Fadime. Nasıl bu kadar diri ve sarı? Hem de bu yaşta. Aklının alamayacağı şeyler üzerinde gereğinden fazla vakit harcamanın kendisine bir faydası olmadığını düşündüğünden hatta bunu bir yaşam felsefesi haline getirdiğinden silip atıyor zihnindekileri. Daha koltuk yüzleri bile makineye koyulmamış. Duvar saatine göz atıp hızlanıyorlar. İki ortak, aynı hareketi, aynı kaygılar içinde, aynı anda yapıyor. Viledaya sıcak su doldurup parkeleri silmeye başlıyorlar ama bundan önce elektrik süpürgesi ile yerin tozunu almaları gerekirdi. Bu basit işlemin sırasını karıştırmalarını yaşadıkları ufak tatsızlığa bağlayıp gülüyorlar birbirlerine. Kız nidaları havada uçuşuyor.

‘’Kız, yeri çektin mi?’’

…?

‘’Kız şu sehpayı kaldır oradan!

…bu kadın kaçta gelirim demişti?’’

‘’Kız, hangi kadın?’’

‘’Kim olacak kız, Pınar hanım. Ev sahibi.’’

‘’Kız, 6-7 gibi dedi ya…’’

İş rutine binmeye başlayınca Fadime’in aklına aynı soru geliyor. Tavandan her şeyi yiyip yutacak bir böcek gibi sarkan avizeye takılı kalıyor bakışları. Bir an üzerine düşüp kendisini öldürmesinden korkuyor. Mutfaktaki öteberinin çokluğundan, eşya dolabındaki ayakkabıların, çantaların çeşitliliğinden, sahip olamadığı şeylere sahip olan insanlara karşı içten içe duyulan hıncın açığa çıkardığı bir duyguyla bu kadar şeye düzgün bir çalışmayla, emekle ulaşılamazmış gibi düşünüp bu değirmenin suyu nereden geliyor acaba diye sorup duruyor kendi kendine.

‘’Ne kadar da büyük bir televizyon, incecik.’’ Silerken düşürüp kırmaktan korkuyor.

Ne zaman, hangi eve temizliğe gidecekleri hiç belli olmuyor. Düzenli gittikleri müşterileri olduğu gibi böyle piyangodan çıkanlar da oluyor. Ekstra olarak niteledikleri bu tarz işler çamaşır suyundan, tuz ruhundan sararmış ellerinin para görmesini sağlıyor. Bu yüzden iyi oluyor bu ekstra müşteriler. Reddemiyorlar. Evin büyüklüğüne ve genel durumuna göre bir ücret biçiyorlar yaptıkları işe. Çoğunluğu, Pınar Hanım gibi çalışan kadınların evleri olduğu için makul geliyor bu ücret müşterilere.

Pınar Hanım Fadime’in bu güne kadarki müşterilerinin en varlıklı olanı sayılır. Aslında bu ispatsız, önyargılı düşünce Fadime’in kendi kafasında biçimlendirdiği bir düşünce. Ev sahibinin yaşamıyla, yaptığı işle ilgili nerdeyse hiçbir bilgisi olmamasına rağmen mutfağın düzeninden dolduruluşundan, banyonun yapısından, içine yığılan şampuanlardan, salondaki eşyanın ağırlığından ve bu eşyaların birbiriyle olan uyumundan böyle bir yargıya varıyor Fadime. Pınar Hanım’la ilgili bilinen tek şey kocasından boşandığı. Evi çalışanlara bırakıp giderken artık bunu açıkça ifade etmenin utanıp sıkılacak bir tarafı kalmadığını belli eden bir tavırla söylemişti Pınar hanım. ‘’Kocamdan ayrıldım, gelen giden olmaz, rahat rahat çalışın’’ demişti. Çok rahat olmasa da çalışıyorlardı işte.

Fadime, Duygu’nin ip gibi salınan bedenine bakıyor. ‘’Ne kadar zayıf bir kız. Açlıktan ölmeyi bekleyen Afrikalı çocuklara benziyor.’’ Yine kötü, karamsar düşüncelere, yaşamıyla ilgili içinden çıkılamaz problemlere gömülecekken kapının sesi duyuluyor. Birisi içeri girmek üzere. Sanki bir suç işliyorlarmış gibi tedirgin duruyorlar. Fadime düşüncelerinden sıyrılıp elinde farkında olmadan top gibi sıktığı toz bezini televizyon ekranına sürmeye başlıyor. Aralıksız çalışıyormuş gibi bir görüntü vermek istiyor. Hızlı hızlı solumaya başlıyor. Sırtının ağrısının iyiden iyiye geçtiğini anlıyor. Duygu’yla göz göze geliyorlar.

‘’Of anam, vallahi bıktım artık!’’ diye söylenerek içeri giren Pınar Hanım’ı görüyorlar.

Ezilip büzülüyorlar kadının karşısında. Kendilerine yönelecek bir suçlamanın hazırlığı içindeymiş gibi masumca bakınıyorlar. El pençe konumuna geliyor liseli Duygu istemsizce.

Pınar hanım yakınmaya başlıyor ansızın.

‘’Bıktım artık bu dosyalarla uğraşmaktan! Hesap kitap bilmez, yer içerler, batağa saplanınca da beni suçlarlar. Sanki ben yedim o paraları. Her gün uğraş dur bu dosyalarla!’’

Pınar Hanım bu sızlanmanın arasında temizlikçi kadınların kendisine şaşkın ve ürkek bir şekilde baktıklarını görünce salonunun ortasına bir yabancının evine girer gibi yaklaşıyor iyice.

‘’Aferin kızlar! Pırıl pırıl olmuş ev.’’

Fadime ev sahibinin övgüsünü önemsiz bir şey gibi geçiştiriyor.

‘’Ne oldu abla bir şey mi var?’’

‘’Hiç,’’ diyor ev sahibi. Epey duraksıyor. Ardından Duygu’nin kolunu koparırcasına sildiği lekesi çıkmayan koltuğa kendini öylece bırakıyor.

Bankanın icra biriminde çalışıyor Pınar Hanım. Kredi kartları patlayan müşterilerin dosyalarıyla, tehditleriyle, yalvar yakar yazılmış e-mailleriyle uğraşıp duruyor gün boyu. Telefonunu bulup akla hayale gelmeyecek küfürler ederek türlü sapıklıklar yapan müşteriler bile oluyor.

Pınar Hanım işiyle ilgili detayları anlatırken onlara, kapı bir kez daha açılıyor. Beklenmeyen bir misafir bu. Aynen filmlerdeki gibi elinde fener, kafasında kadın çorabı, bir adam giriyor içeri. Dört kişi, budala gibi, birbirlerine bakıyorlar öylece.

Yapılan Yorumlar
Bir Yorum Yapın