Tek Kişilik Bank – Öykü – Emirhan Mutlu

 Tek Kişilik Bank – Öykü – Emirhan Mutlu

Park bugün yine her zamanki gibi kalabalıktı. Ben, bu parka ilk geldiğim zamandan beri oturduğum bankta oturuyordum. Yüzlerce insan gelip gidiyordu ama bir kişi bile yanıma oturmuyordu. Sanki bank bana rezerve edilmiş gibiydi. Elimde gazetemle geleni geçeni seyrediyordum. Hava kapalı olmasına rağmen insanlar parka akın ediyordu. Bir tane bile tanıdık insan yoktu içlerinde. Herkes yabancıydı. Üstelik tek başına ayakta dikilenler bile yanıma oturmaya tenezzül etmiyordu.

Önceden gördüğüm bir kız vardı. Gerçekten güzeldi. Sadece onun gelmesini beklemeye başlamıştım. Çünkü yapacak başka bir işim yoktu. Çünkü yalnızdım. Artık gelenler de beni ilgilendirmiyordu. Çocukluğumdan beri beni hiç yalnız bırakmamış olan takıntılarım yine iş başındaydı. Yeni bir takıntı sahibiydim artık. Sürekli o kızı bekleyecektim. Zaten geçmek bilmeyen zaman artık iyice yavaşlayacaktı. Hava kapalı olduğu için saatin kaç olduğunu tahmin edemiyordum. Ama son ezanın üstünden yaklaşık bir buçuk saat geçtiğini varsaydığımızda saat üç falandı. Bu saatler insanın en sıkıntılı olduğu saatlerdi. Ne yapacağını bilemezdi bizim gibi işsiz insanlar. O yüzden bu saatler çok sıkıntılı geçiyordu. Örneğin ben ya uyurdum ya da yemek yerdim. Kalan zamanda hep bu parkta otururdum. Aynı yerde, hep tek başıma.

İnsanları seyrediyordum. Hepsi oldukça mutluydu. Belki de biri bile benim yanıma otursa mutsuz olabilirdi. O yüzden hem yalnızlığıma seviniyor hem de mutlu olamadığım için üzülüyordum. Bir gün mutlu olabileceğimi umut ederek elimdeki gazeteyi açıp okumaya başladım. Gazetedeki insanlar parktakiler gibi değildi. Onların birçoğu mutsuzdu. Birçoğu mutlu olmayı bile unutmuştu. Sayfaları çevirdikçe cinayetlere, kavgalara, yaralamalara rastlıyordum. En sonunda içim bunaldı ve gazeteyi kapattım. Çevreyi seyretmek en iyisi, diye düşündüm. Kendim mutsuz ve yalnız olsam bile mutlu insanların olduğu bir toplulukta bir nebze olsun mutlu olabilirdim. Annelerinin kucağında uyuyan bebeklere, çimenlerde koşturan çocuklara, oturup hararetli tartışmalar yapan gençlere, biri diğerinin dizine uzanmış tatlı tatlı sohbet eden çiftlere gitti gözüm. Hepsi de belli bir amaç uğruna buradaydı. Ben ise yıllardır hiçbir amacım olmadan yaşıyordum. En kötüsü de buydu. İyi veya kötü sonucunu beklediğim hiçbir şey yoktu. Sevdiğim hiçbir şey yoktu. Bu parktan dışarı asla çıkmıyordum. Çünkü şehrin her köşesinde anılarım vardı ve ben o anılarla yüzleşmek istemiyordum. Evden parka gelen yollardan birinde hiçbir anıya denk gelmeden yürüyebiliyordum. Sabahın köründe parka geliyor, geceleyin geri dönüyordum.

Yanıma bir kız oturdu. Ben ilk başta bunu hayal zannettiğim için gözlerimi kilitlendiği noktadan ayırmadım. Kafamı yana çevirdiğimde kaybolacak diye korkuyordum. Göz ucuyla bile bakamıyordum. Sadece bir ses duymayı bekliyordum. Sadece bir ses, ne söylediğinin önemi yok. Kalp atışlarım aniden hızlanmaya başladı. Bir şey söylerse ne diyeceğimi bilmediğim için korkuyordum. Aklımdan yüzlerce diyalog geçti o an. Her biri binbir titizlikle hazırlanmış gibi, her biri usta kalemlerden çıkmış gibi kusursuza yakın yüzlerce diyalog… Bunlardan birini seçip konuşacaktım sadece. Ama dediğim gibi, hayal görmediğimden emin olmak için ilk adımı ondan bekliyordum. Oturduğundan beri kendisine hiç bakmamıştım. Baksaydım, onun da benim gibi gözlerini tam karşıya dikmiş bir şekilde çevreyi izlediğini fark edebilirdim.

Uzunca bir süre bu şekilde yan yana oturduk. Artık dayanamayacak vaziyete gelmiştim. İlk lafı ben atacaktım ortaya. Tabi bunu yapmak zannettiğim kadar kolay olmadı. Tam ağzımı açıp bir şey söyleyecekken bir şey sesimi kesiyor, söyleyeceğim sözler boğazımda düğümleniyor gibiydi. Sesim çıkmıyordu. Zaten uzun süredir kimseyle iletişim kurmadığımdan konuşmayı unutmuş olabileceğim de aklıma geldi. En iyisi konuşmamak diye düşünsem de uzun süre sonra yanıma birinin oturuyor olması bu düşüncemi sildi. Bir an evvel konuşmak için can atıyordum. Yalnız bir kelime, ağzımdan çıkacak bir kelime hayatımı değiştirebilirdi. Aklımdaki tüm kelimeleri bir araya toplayıp en uygun olanını bulmam gerekiyordu. Tüm kelimeleri bir araya toplamam zaman aldı. İçlerinden hangisini kullansam diye düşünürken de bayağı bir zaman kaybettim. En sonunda kafamı sola doğru çevirip “Merhaba” diyebildim. O da bana doğru döndü. Yüzüme dikkatlice baktı. Bir şey diyecek mi diye beklerken o da bana aynı şekilde karşılık verdi. Biraz daha yüzüme baktı. Bir şey dikkatini çekmiş olmalıydı. “Ne zamandır buradasın?” diye sordu. Bana kalsa iki saattir buradaydım, ama takvime göre elli yedi gün olmuştu. “Elli yedi gündür.” diye karşılık verdim. Uzun zaman olduğunu belli eden bir bakış attı. Ben de yeni fark etmiştim, elli yedi gün çok uzundu. Bu süre zarfı içerisinde hiçbir şey yapmamıştım. Hatta konuştuğum ilk kişi de yanımda oturan bu kızdı.

Parkın havası birden değişmişti, ya da bana öyle geliyordu. Yalnız sayılmazdım bundan sonra. Çok konuşmak istiyordum. “Neden buraya geldin?” diye sordum. Yavaşça bana doğru döndü. “Elli yedi gün önce sen neden gelmiştin?” diye sordu. Bir cevabım yoktu çünkü neden geldiğimi hatırlamıyordum. “Hatırlamıyorum.” dedim. Hafifçe başını yukarı kaldırıp gökyüzüne baktı, eliyle gökyüzünü işaret etti. “Ben buraya bu kuşları daha iyi görebilmek için geldim.” dedi. İşaret ettiği yerde bir tane bile kuş yoktu. “Orada kuş yok ki!” diyecek oldum, vazgeçtim. Yine sonradan fark ettim ki, bu parka geldiğimden beri ilk defa gökyüzünü görüyordum. Şimdiden bazı şeyler değişmeye başlamıştı. Aynada kendini ilk kez gören bir çocuk nasıl uzun uzun kendisine bakarsa, ben de gökyüzüne öyle uzun uzun baktım. Çocukken kollarımı açıp döndüğüm günler aklıma geldi. Yine öyle yapmak geldi içimden, ama banktan kalkmak çok zor geldi. Sanki bu bankla bütünleşmiştim. Neyse, dedim içimden, gökyüzünü görmek bile iyi geldi.

Bütün gün konuştuk, hatta gece de konuştuk. Sene başından beri hiç bu kadar geç bir saate kadar ayakta durmamıştım. Saat on ikide uyurdum. O gece iki buçuğa kadar oturup sohbet ettik. O kalkıp evine gitti. Ben zaten sabah beşte kalkıp yeniden buraya geleceğim için eve gitmeyi gereksiz gördüm ve bankta kıvrılıp yattım.

Sabah birisi başımda “Hey, uyan artık!” diye sesleniyordu. Gözlerimi açıp baktığımda dünkü kız olduğunu gördüm. Hemen doğruldum. Yanıma oturdu, aldığı poğaçalardan uzattı. Bir tanesini alıp yemeye başladım. “Dün gece burada mı uyudun?” dedi. “Evet” dedim. Gülmeye başladı. Neden güldüğünü anlamadım ama elli yedi gündür ilk defa parkta uyumuştum. Belki de bir daha uyumayacaktım. Dün ilk defa biri yanıma oturmuştu, gökyüzünü ilk defa görmüştüm ve gece de ilk defa parkta uyumuştum. İçime yeniden güzel duygular yerleşmeye başlamıştı. Mutluluk, umut, neşe hepsi bir gecede geri gelmişti.

O gün parka ilk defa müzisyen gençler geldi. Parkın ortasına oturup enstrümanlarını çıkardılar ve bağıra çağıra türkü söylemeye başladılar. Neredeyse parktaki herkes onlara eşlik etti. Yaklaşık iki saat boyunca hep beraber aynı duyguları paylaştık. Yanımda oturan kız da tüm türkülere eşlik etmişti. Bu sefer şaşırmayacaksınız belki ama, elli yedi gündür ilk defa müzik dinlemiştim. Gençler toplanıp gittiklerinde ezgileri gökyüzüne yayılıp parkın üstüne çökmüştü. O iki saatten sonra da akşama kadar parktaki tüm insanlar o müziği dinlemeye devam etti. Daha ne kadar o ezgiler o parkın üzerinde yankılanır, kimse bilemiyordu.

Gece ayrılma vakti geldiğinde sormaktan en çok korktuğum soruyu, tüm cesaretimi toplayıp sordum: “Ne zamana kadar buradasın?”. Bir anda yüzü düştü. Mahzun bir tavır takındı. Onun bu halini görünce sorumun yanıtını almış gibi oldum. İçimi bir karamsarlık kapladı. Uzun süre birbirimize bakıp kaldık. “Cevap vermeyecek misin?” diye sordum. Kafasını yere indirmişti. Ayakuçlarına bakıyordu. Kafasını hafifçe yukarı kaldırıp “Bir hafta daha buradayım.” dedi. Sonra gidecekti belli ki. Başka bir şey söylemeye ikimizin de mecali kalmamıştı. Arkasını dönüp gitti. Ben banka çöküp kaldım. Bana bunu yapmaya hakkı var mıydı? Mademki bu kadar kısa bir zaman sonra gidecekti, neden benimle konuşmuştu? Artık bu parkta da anılarım vardı, o halde burada nasıl kalacaktım? Gidecek başka yerim de yoktu. Evde kalamazdım, çünkü orada da kapı yanındaki portmantonun önündeki küçük bir yer hariç her yer anılarla doluydu. Her gün portmantonun önüne kıvrılıp uyur, uyanınca evi canhıraş terk ederek bankıma gelirdim. O gece anladım ki, bu bank tek kişilikti. Bir başkası istese de kalamazdı burada. Ben bu parkta yalnız başıma oturup insanların mutluluğunu izlemeye mahkûmdum.

Bugün iki yüz yirmi üçüncü gün.

Yapılan Yorumlar
  • Hasan Parlak dedi ki:

    Sadece olay anlatımı, öyküyü cazip kılmıyor. Dil ve üslubun konudan daha çok öne çıkması, okur memnuniyetini daha yukarı çekecektir. Çünkü anlatımda belirginleşen özellik yeknesaklık havasına yenik düşmüşse, bu anlamda etkileyici bir sonuca ulaşmak mümkün olamaz kanaatindeyim.

  • Sıtkı Koçak dedi ki:

    Congratulations…

  • Mine dedi ki:

    Duygu yüklü bir öykü çok güzel anlatım tebrikler

  • Hatice Çoban dedi ki:

    Kalemine duyguna gönlüne yüreğine sağlık Emirhan Bey 👏👏👏 Sıradaki gelsin lütfen 👍

    • Sinem dedi ki:

      Akıcı bir uslüp, güzel bir yazı olmuş. Emeğine sağlık Emirhan, tebrik ediyorum daha çok paylaşım bekliyor olacağım.

  • Halil dedi ki:

    Güzel bir anlatım tarzı. Akıcı bir üslup olmasını beğendim. Başarılar diliyorum.

Bir Yorum Yapın