Serdar Türkşen – Öykü – Gölge

 Serdar Türkşen – Öykü – Gölge

6.Ay

Gözleri artık ışıksızlığa alıştığı için diğer duyu organları onun gözleri olmayı çoktan vazife edinmişti kendilerine. Hayır hayır, gözleri görüyordu. Hatta gözlerini uzun zamandır kullanmayı reddettiği için bu organını aktif olarak kullanan diğer insanlardan daha sağlıklıydı gözleri. Sanki gerçeği ama sadece gerçeği görmek için bekliyordu. Ama kullanmaya korkuyordu. Çünkü ışığın temas ettiği her nesnenin yansıttığı gölgeleri ona dayanılmaz geliyordu.  Bu yüzden kendisini uzun süredir dışarıdan tecrit etmişti. Odası da bu şekilde, hiç ışık almayacak ve dolayısıyla gölge oluşturmayacak şekilde tasarlanmıştı. Hatta ilk kapı açıldığı zaman içeriye ışık sızmasın diye odasına iki kapıdan giriliyordu.

Bir korku eşlik ediyordu sürekli kendisine. Psikologlar, psikiyatrisiler korkunun sebebi ile ilgili sorular soruyorlardı sürekli. Ama kendisi de bilmiyordu bu soruların yanıtlarını.. Hem bu korkunun kaynağını bilse onlara ihtiyaç duymazdı. Kendisi sorunun üstüne gider ve toplumun belirlediği norm sınırlarına göre yaşayabilirdi.

Gerçi çocukluğunda bile o norm standartlarında bir çocuk olmamıştı. Oysa onlar gibi olmayı o kadar çok isterdi ki. Ailesi baştan ergen şımarıklığı zannetmişti bu farklı davranışlarını. O yüzden pek önemsememişlerdi. Ama günler geçtikçe çocuklarının ellerinin arasından kayıp gittiğine şahit oluyorlardı. Ama artık çok geçti.

Birinci Gün

Ailesinin zorlamasıyla, ki  her ebeveyn çocuklarının bir konuda dahi olmasını istedikleri için çocukları istemese bile onları bir kursa gönderme eğilimindedir,  gittiği keman kursundan her zaman ki gibi hava kararmış bir şekilde eve dönerken, sokak lambalarının çarptığı her nesnenin yansıttığı gölgeleri sanki onun üstüne doğru geldiği hissine kapılmıştı. Gerçi bir müddettir hiç haz etmiyordu gölgelere bakmaya ama bu sefer diğer günlerden daha fazla rahatsız oluyordu. Hatta kendi gölgesi bile onu çok tedirgin etmişti. Bir sokak lambasına yaklaşırken gölgenin onu takip ettiğini düşünüp sürekli arkasını kollarken, sokak lambasını arkasına aldığında önüne düşen gölgesi her an ona saldıracakmış gibi geliyordu bu sefer de. Terlemeye başlamıştı. Sırtının su içinde kaldığını hissediyor, aynı zamanda kalbi çok daha hızlı atıyordu. Her sokak lambası, yanından geçen her aracın farı, evlerden sızan her lambanın ışığı onun dayanma gücünü daha da bitiriyordu. Evlerine vardığında çantasının içinde anahtarını bulmakta zorlandı. Tamam kadın çantalarının içinde bir şey bulmak zaten zordu ama telaşlı anlarda o aranan şeyin bir türlü bulunamamasına lanet ediyordu bu kez. Elleri titrer bir şekilde evin kapısını açtı. Hızlıca odasına girdi. Perdelerin kapalı olduğundan emin olmak için ışığını açmadığı odada pencereyi el yordamıyla bulup cam kenarlarına doğru iyice çekiştirdi.  Üstünü değiştirmeden kendisini yatağa attı. Battaniyeyi üstüne çekip cenin pozisyonunu aldı istemsizce. Kalp çarpıntısının ve titremesinin geçmesini bekledi bir süre. Ailesini düşündü. Geldiğinin farkında bile değillerdi. Gerçi ne zaman onun bir birey olduğunu düşünmüşlerdi ki şimdi varlığının farkında olsunlar diye geçirdi içinden. Şu an muhtemelen babası bir spor programı açmış, maç olmasa bile 90 dakika süren bir maçın günlerce devam eden kritiklerinden birini seyrediyordu. Annesi de kesinlikle, aslında hiç de Türk yaşam tarzına uymayan ama adı Türk dizisi geçen uyduruk televizyon dizilerinden birine bakıyordu. Aslında şu an kendisinin farkında olmamaları bir şanstı. Onu o halde görseler yine klişe vaazlarına başlayacaklar, onun için yaptıkları maddi manevi fedakarlıklardan dem vuracaklardı. Hele bir titremem geçsin, bir duş alırım, biraz da uyudum mu bu durumu atlatırım diye düşündü.

İkinci Gün

Sabah uyandığında battaniyenin altında kalmaktan sırılsıklam olmuştu her yeri. Müthiş bir baş ağrısı da gün başlangıcına adapte olmasını engellemişti. Rüya ile gerçeklik arasındaki o bilinmezlik içinde olduğu için dün akşam ki durumu daha aklına gelmemişti. Sağ eliyle ağrıyan başını ovuşturuyorken sol elini de kıvırcık uzun saçlarının arasına almış bir şekilde zihnini toplamaya çalışıyordu. Yarı uyur yarı uyanık halde odasının kapısını açıp banyoya yöneldi. Banyonun ışığını açar açmaz ışığın vurduğu nesnelerin banyo duvarlarında bıraktığı gölgelerinin ona doğru yöneldiğini gördü. Ani bir refleks ile kendini tekrar koridora atıp ışığı kapattı. Başını iki elinin arasına alıp, gözlerini sımsıkı yummuş bir halde kendisini odasına attı. Rüya ile gerçeklik arasındaki o araftan çıkmıştı artık. Sersemliğinin sebebi de ortaya çıkmıştı böylece. Eski yaşamına dönmesinin imkansız olduğu bir sürece girdiğinin ise daha farkında değildi tabi.

“Anneee” diye acı bir çığlık yükseldi kendisinden. Uykusu oldukça ağır olan annesi bu ilk çığlığı duymamıştı. Ama ilkinden daha yüksek ve daha çaresiz çıkan ikinci çığlığa tepkisiz kalamadı tabi ki. Kadın uyku sersemi bir şekilde kızının odasına koşturdu. Gayri ihtiyari elini lambanın düğmesine götürüp ışığı yaktığında kızından bu sefer daha da acıklı bir ses duydu: “Anne lütfen kapat ışığı.”

Kadın ancak kızını sakinleştirdikten sonra öğrenebildi kızından olan biteni. Önce bir anlam veremedi. Ne yapacağını bilemiyordu. Kızını biraz sakinleştirdikten sonra onu battaniyesinin huzuru altında bırakıp yatak odasına giderek telefonuna uzandı. Eşini arayıp olanları anlattı. Babası iş yoğunluğundan, ki her zaman için işi yoğun ve her şeyden önemliydi, pek önemsemedi onun anlattıklarını. Kızının dikkat çekmek için yaptığı saçmalıklardan biri olduğunu düşünüp akşama kızıyla konuşmanın uygun olacağını söyleyip telefonu kapatarak yoğun iş temposuna döndü. Kapanan telefondan sonra anne kızını bir müddet yalnız bırakmayı uygun gördü. Sonrasında sıcak bir çorba hazırlayıp yanına gidince her şeyin düzeleceğini düşünüyordu o da.

Akşama kadar böyle geçti. Arada kızının odasına girmeye çalışıyor ama kızının ısrarları sonucu hemen dışarıya çıkıyordu. Galiba kocası haklıydı. Biraz zaman geçince kızının şımarıklığı da geçecekti.

Adam geç saatte eve gelince karısına kızın durumunu sordu. Biraz da sinirli bir şekilde kızın odasına yöneldi. Bir iki seslendi ama odanın kapısını da kilitli görünce söylenerek ayrıldı kapının önünden.

Üçüncü Gün

Babası her zaman ki gibi işe gitmişti. Annesinin ise misafirleri vardı. Yani onunla ilgilenebilecek pek vakitleri yoktu yine. Gerçi “anne yüreği” dayanamamıştı kızının bu durumuna.  Gelen misafirlere kızının başına gelenleri anlatarak bir çare bulmaları umuduyla konunun uzmanları olan mahalle kadınlarından medet beklediğini göstermişti. Komşular hemen çözümü bulmuştu. Kızın içine cin girdiği konusunda hemfikir oldular. Hemen tanıdıkları ve üfürüğü güçlü bir hocayı eve çağırdılar. Kız bu fikri duyunca dehşete düşmüştü. 3 gündür sıkıntısı vardı ve ailesi bula bula bu çareyi bulmuştu. Sinir krizi eşliğinde hem hoca denilen şarlatanı hem de uzman psikologlar topluluğu olan komşuları kovdu. İnanamıyordu böyle bir şeye kalkışmalarına. Onun gerçekten yardıma ihtiyacı vardı. Ama bu yardım bilimsel bir şekilde olmalıydı. Akşam babası eve dönünce bir klinikten randevu alınması konusunda anlaştılar. Şimdi randevu gününün gelmesinin umudu vardı içinde.

Birinci Hafta

İş adamı babasının çevresinin geniş olması sebebiyle özel bir klinikten yakın zamana bir randevu almak kolay olmuştu. “Sonunda babam bir işe yaradı” diye içinden geçirmişti kliniğin kapısından girerken. Bir hafta sonra dışarıya ilk adımlarını atmıştı. Tabi gözünde kalın bir güneş gözlüğü ve beresini gözlerine kadar çekmiş bir halde. Koluna girdiği annesine sımsıkı sarılmıştı düşmemek için. Klinikte rutin kayıt işlemlerinden sonra onu hemen bir psikoloğun odasına götürdüler. Psikolog durumu bildiği için odanın ışıklarını açmamıştı. Oda karanlıkken bile kız güneş gözlüğünü çıkarmak istemiyordu. Kızın kendini bu şekilde güvende hissettiğini anlayan psikolog buna ses çıkarmadı. Önce biraz sohbet etti onunla. Geçmişi, ailesi, çevresi hakkında bir çok soru sordu. Kız bu soruların amacını çok iyi biliyordu.. “Bir taciz ya da tecavüz yok. Bana ne oluyor, bu konuda yardım edin bana.” diye net bir şekilde psikologdan istediğini belirtirken diğer yandan da sorununa bir çare bulamayacaklarını anlamanın düş kırıklığını da yaşamaya başladı.

Birinci Ay

Psikologla ilk konuşmasındaki endişeleri konusunda haklılığı iyice ortaya çıkmıştı. Bu süreçte kendisiyle bir çok kez görüşülmüş, ona bir çok test yapılmıştı. Ama hepsinin boşa olduğu zamanla ortaya çıkıyordu. Ailesi de çaresizlik içinde onun bu yeni yaşayış şekline alışmaya başlamıştı. Öncelikle odasında biraz tadilat yaptılar. Pencereler örüldü ve odasına girilirken ışık içeriye sızmasın diye ikinci bir kapı yapıldı. Ayrıca odasına ayrı bir banyo yapıldı. Bu bir aylık süreçte kullanmayı reddettiği gözlerinin eksikliğini diğer duyu organları kapatmaya başlamıştı. El yordamıyla tuvalet ve banyo ihtiyacını karşılayabiliyor, beslenmesini yapabiliyordu. Bu yalnızlık sürecinde beyni onu sorgulamaya yöneltmişti. Her şeyi sorguluyordu; ailesini, çevresini, insanları, hayatını ve en önemlisi kendisini. Ama bu sorgulama sürecinin çok uzun olabileceğini pek de düşünmemişti.

6.Hafta

Gözleri artık ışıksızlığa alıştığı için diğer duyu organları onun gözleri olmayı çoktan vazife edinmişti kendilerine. Hayır hayır, gözleri görüyordu, hatta gözlerini uzun zamandır kullanmayı reddettiği için bu organını aktif olarak kullanan diğer insanlardan daha sağlıklıydı gözleri. Sanki gerçeği ama sadece gerçeği görmek için bekliyordu. Ama kullanmaya korkuyordu. Çünkü ışığın temas ettiği her nesnenin yansıttığı gölgeleri ona dayanılmaz geliyordu.  Bu yüzden kendisini uzun süredir dışarıdan tecrit etmişti. Odası da bu şekilde, hiç ışık almayacak ve dolayısıyla gölge oluşturmayacak şekilde tasarlanmıştı. Hatta ilk kapı açıldığı zaman içeriye ışık sızmasın diye odasına iki kapıdan giriliyordu.

Bir korku eşlik ediyordu sürekli kendisine. Psikologlar, psikiyatrisiler korkunun sebebi ile ilgili sorular soruyorlardı sürekli. Ama kendisi de bilmiyordu bu sorunların yanıtlarını.. Hem bu korkunun kaynağını bilse onlara ihtiyaç duymazdı. Kendisi sorunun üstüne gider ve toplumun belirlediği norm sınırlarına göre yaşayabilirdi.

Gerçi çocukluğunda bile o norm standartlarında bir çocuk olmamıştı. Oysa onlar gibi olmayı o kadar çok isterdi ki. Ailesi baştan ergen şımarıklığı zannetmişti bu farklı davranışlarını. O yüzden pek önemsememişlerdi. Ama günler geçtikçe çocuklarının ellerinin arasından kayıp gittiğine şahit oluyorlardı. Ama artık çok geçti.

Aylarca geçen sorgulamaları onu artık korkularıyla yüzleşme vaktinin geldiğine yönlendiriyordu. Çünkü aylardır görmeyi bırakan gözlerinin gerçeği  sadece gerçeği görmeye hazır olduğunu hissediyordu. Ama bunun nasıl olacağına dair en ufak bir fikri bile yoktu.

Bir Sene Sonrası

Kendisini hayattan tecrit edeli bir seneyi geçmişti. Ailesi de bu durumu ister istemez kabullenmiş, ona evcil bir canlıdan farksız bir şekilde davranmaya başlamıştı. En temel ihtiyaçlarını karşılıyorlardı sadece. Gerçi daha fazlası için uğraşmışlardı ama onlara göre kızları bilinçli bir şekilde bu hayatı seçmişti ve onun bu bilinçli yalnızlık kararlılığını bir türlü aşamamışlardı. Bu süreçte psikolog ve psikiyatri seansları azalarak da olsa devam etmişti Ama onlar da artık kızlarının bu durumunu kabullenmek zorunda kalmışlardı.

Kız da bu bir senelik süreçte kendisiyle olan sorgulamasına devam etmişti. İlk zamanlar her şeyden korkuyordu. Kendisinden bile. Ama son zamanlarda içinde bir şeylerin çağrısını duyuyordu. Aslında korkularının arasında en rahatsız edeni de o nereden doğduğu ve kimden ya da neyden geldiği belli olmayan o çağrıydı. İçindeki o ses bir şeylerle yüzleşmesi gerektiğini söylüyordu. Ama kız bunun nasıl olacağına dair en ufak bir şey bile bilmiyordu ve bu bilinmezlik onu daha da tedirgin ediyordu.

Bir gün annesi her zaman olduğu gibi yemeğini bırakmak için odasına girilen ilk kapıyı açtığında kızının ona seslendiğini duydu. “Anne, bana bir mum ve çakmak getirir misin?” Annesi kızından gelen bu istek karşısında çok şaşırdı. Gözlerinde ve kalbinde umut parıldamalarını hissetti. “Şükürler olsun Allahım. İnşallah düzelecek benim güzel kızım. Ben ne dualar ettim, ne adaklar adadım bu an için, bak kabul oluyor işte dualarım.” diye söylenerek hemen mutfak çekmecelerine yöneldi. Heyecandan elleri titrer bir şekilde arıyordu mumu ve çakmağı. Zor da olsa buldu ikisini de. Mutfağa geldiği hızda yine kızının odasına yöneldi. Odaya giren ilk kapıyı açıp mumu da çakmağı da aradaki boşluğa bıraktı. Kızına istediklerini bıraktığını söyleyerek ağzında dua mırıltıları ile kapıyı çekti tekrardan.

Annesinin kapıyı kapatma sesini duyunca kendi tarafındaki kapıyı açıp mumu ve çakmağı aldı. İkisini ayrı avucunda tutuyor, onlara bir zarar vermekten çekinircesine kibar ve bir o kadar da sahiplenir bir şekilde sımsıkı tutuyordu. Sanki bu iki nesne zarar görürse tüm umutları boşa gidecekti.

Ama cesaretini toplayıp çakmağı çakma eylemini bir türlü yapamadı. Elini çakmağa götürüyor ama o son hareketi yapmaya sıra gelince parmağının kilitlendiğini hissediyordu. Belki de korkusunun sebebi çakmağı çakınca o kendisinin peşini bırakmayan gölgelerin tekrardan ortaya çıkacak olmasıydı. Belki de iç sesinin kendisini yönlendirdiği duygunun onu aldatıp, şu andaki durumundan daha kötü bir duruma sokabilecek olmasıydı. Ya hiçbir şey olmazsa? Ya uzun süredir içini kemiren o duygu boşaysa? Ya gölgesiyle karşılaştıktan sonra hiçbir şey olmazsa? Yani beklentisi boşunaysa? İşte belki de en büyük çekincesi ve tedirginliği bu noktadaydı. Ama yapamadı. Çıkacak sonuçla karşılaşma cesaretini kendisinde bulamadı. Biraz hayal kırıklığı, biraz umutsuzluk ve en çok da korkuyla avuçlarındaki o iki nesneyi başucuna bırakıp yatağa yan bir şekilde uzanıp ayaklarını göbeğinde toplayıp, elleriyle dizlerini sıkıca kavradı. Başını da olabildiğince elleriyle dizlerinin birleştiği noktaya yaklaştırdı.

Ertesi gün hiç eline almaya cesaret edemedi o iki nesneyi. Bir gün önce öyle bir duygu yoğunluğu yaşamıştı ki tekrardan o kuvveti bulabilmesinin zaman alacağı muhakkaktı. Bu bir senelik tecrit duygusal olarak olduğu kadar fiziksel olarak da kendisini çökertmişti. Gün be gün bunun farkına varamamıştı. Ama bir çakmakla bir mumu eline alamayacak kadar aciz olduğunu görmek onun kendisine olan güvenini de alıp götürmüştü.

Birkaç gün yine böyle tedirginlik ve cesaret toplayıp gücüne kavuşma beklentisiyle geçti. Ne olursa olsun bu hamleyi yapması gerektiğinin farkındaydı farkında olmasına ama hem ruhen hem de fiziken tükenmiş olan benliğine söz geçiremiyordu. Daha ne kadar böyle süreceğini düşününce ise daha da karamsar oluyordu. Sonucu ne olursa olsun yapmalıydı. Zamanını kendisi de bilmiyordu ana yapmalıydı.

Tam yine bu karmaşık duyguların çıkmazında boğuşurken yataktan kendisini hızla attı. Güçsüz elleri titriyordu yine her zamanki gibi. Titrer durumdaki ellerine aldırmadan önce mumu aldı bir eline. Diğer eline de çakmağı alır almaz tek hamlede çakmağı çakıp mumun alev almasını seyretti. Odası hafiften aydınlanmıştı mumum aleviyle. Gözleri bir müddet alevlenmiş mumu seyretti. Sonra usulca başını kaldırıp gözlerini odanın duvarlarında gezindirmeye başladı. Duvarlarda oluşan gölgelerde bir şeyler aradı. Aylarca beklentisi içinde olduğu bir işaret, bir hareket ya da aklına bile gelmeyen başka bir şey olmasını bekledi. Bir şey olması gerekiyordu. Ama duvarlarda sadece mumun hafif alevinden kaynaklı belli belirsiz gölgeler görüyordu. Hepsi bu. Gözlerini sıkıca yumdu. Sonra yavaşça göz kapaklarını kaldırıp gözlerini bir daha duvarlarda dolaştırdı. Yine aynı şey vardı baktığı duvarlarda: Gölge! Aklına Bir Otostopçunun Galaksi Rehberi adlı kitap geldi. Orada nasıl ki tüm evren Derin Düşünce adlı bilgisayardan “hayat, evren ve her şeye dair nihai sorunun cevabı” olarak “42”yi duymak için bir milyon yıl bekledilerse şimdi kendisi de benzer bir durum içine girmişti.. Galiba her şey bir o kadar boş ve belki de 42 kadar bir o kadar da anlamlıydı. Biraz hayal kırıklığı, biraz aldanmışlık ama en çok da kafasındaki soruların cevabını tam olarak olmasa da çözmenin yoğun duyguları içinde elini lambanın düğmesine doğru uzattı.

Yapılan Yorumlar
Bir Yorum Yapın