Sefa Karagöz – Öykü – İnan Palancı

 Sefa Karagöz – Öykü – İnan Palancı

Bölgesel yayınlar da yapan ve 99,2 frekansında sıkışıp kalan Ülke ve Özgürlük radyo istasyonunun yerel haberler müdürlüğünde istihbarat şefi olarak görev alan Sefa Karagöz birçok önemli habere imza attı ve ‘Kırk Yıl Boyunca Yaptığı Hiçbir Resmi Satamayan Ressam’ başlıklı haberi ile de ‘Radyo İstasyonları Kolektifi’ tarafından düzenlenen ve her yıl bir istihbarat şefine layık görülen ödüle aday gösterildi. Öncesinde ‘Kaçkar Balı Macunu’, ‘Kimi Dağda Kimi Ağaçta’, ‘Dev Turna ve Gülen Balıkçı’, ‘Tatiline Devam Eden Ünlü İş İnsanı ve Kotçu Behçet’, ‘Aşiret Düğününde Kilo Kilo Altın’, ‘Kartaca Aşireti Seçim Kararını Açıkladı’, ‘Deldikleri Duvardan Çocuk Yapan Âşıklar’, ‘Yüksekten Korktuğu İçin Aşağı Atlayan Adam’, ‘Kaçmaktan Korkan ve Çaldığı Altınlarla Polise Teslim Olan Adam’, ‘Kendini Humphrey Bogart’a Benzeten Ortağını Öldüren Adam’, ‘Romanya’daki Turnuvaya Hareket Eden Genç Kadın Karateci’, ‘Gerdeğe Girdiği Kadının Erkek Olduğunu Öğrenen İnce ve Çelimsiz Adam’ haberleri ile de aynı ödüle aday olan ama sağlam bir referans noktası ile birlikte iyi bir lobi çalışması yapamadığı için ne yazık ki bu ödülü alamayan Sefa Karagöz ‘Kırk Yıl Boyunca Yaptığı Hiçbir Resmi Satamayan Ressam’ başlıklı haberi sonrası elinde kocaman bir cep telefonu ile tek katlı radyo istasyonunun çatısına çıkıp kendini aşağı atmakla tehdit etti. Kendisine Radyo İstasyonları Kolektifinin Genel Sekreteri tarafından kırık bir el radyosu hediye edilmesi ve bu yıl yapılacak ödül töreninde yaptığı son haberin titizlikle istişare edileceğinin sözünün verilmesi üzerine eylemine son verip çatıdan aşağı indi.

Sefa Karagöz’ün haberci kişiliği, bu ödüle layık görülmemesi sonrası bir ayaklarında kırmızı öteki ayaklarında turuncu yırtık terlikler bulunan onlarca kadının gözetiminde, dolgun kar tanelerinin esrimesi altında çırılçıplak koşup bir haç gibi yükselen kederli elektrik direklerine tırmanmasını bir kenara bırakırsak, başat bir özelliği de düğün salonlarına olan tanımı güç tutkusu idi. O yıllarda reverans eder gibi konukları karşılayan boynu bükük elektrik direklerinin solgun ışıkları altında opera binalarından esinlenilerek yapılan, tarafların birbirlerine tam olarak hâkim olamadığı bu salonlara gider, farklı yönlere bakan insanlardan oluşan küçük toplulukların bulunduğu büyük beyaz masalara oturur, sahnede çocuklarını teskin etmeye çalışan ve üzerlerinde gezinen onlarca gözün farkında olup fısır fısır konuşan çiftlere bakar, ikram edilen kola, kurabiye, çerez ve yaş pastaları afiyetle tüketir, ardından düğün sahipleri ile birlikte elleri ve iç dudak kenarlarında büyük bir yangına neden olan ince plastik bardaklarla ikram edilen çaylarını sigarasıyla içer, takı törenine katılıp kameralarda görünmemeye özen göstererek gelin ile damadın önünde duran büyük kutuya beyaz bir zarf atar, yeni evli çifti tebrik ettikten sonra düğün salonunu terk ederdi.

Dikkat çekmemenin en iyi yolunun ‘kendini bütünün önemli bir parçası olarak görme’ ilkesi olduğunu çok önceden keşfeden, birbirlerinin benzeri olan farklı, güzel ve güçlü bir topluluğa ait olma güdüsünün peşi sıra tutku ile koşan, ‘yapabiliyor’ olmanın verdiği hazla bu uğraşına devam eden Sefa Karagöz’e şefkat gibi keder de kadife bir kâse içinde ikram edildi. Kolektif tarafından tekrar reddedildiğini öğrenmesini takiben, içinde bulunduğu şehri daha farklı bir ışık altında görmeye başladı. Bataklık alanda eteklerini tutarak ilerleyen yüksek gerilim hatları, kalbi kırık sabır bulutu bir adamın yaralı, kanlı alnı gibi dikenli teller tarafından sarılıp sarmalanan onlarca gözetleme kulesi, kocaman birer çarmıhı andıran ve tıpkı ilk insanlar gibi ‘T’ harfini yücelterek yükselen elektrik direkleri, bir duygu kardeşliği için de zemin ile geometrik bir bütün oluşturmaya çabalayan kederli, biçare sokak lambaları… Bu lambaların ve güçlü neon ışıklarının asfalt, çamur, toprak ve su birikintilerinde oluşturduğu rengârenk yansımalar ile şehir, kahramanımıza daha tuhaf, görkemli ve güzel görünmeye başladı.

Her gündoğumunda düzensiz bir düzen içinde rafları yer değiştiren büyük, canlı bir kütüphanede gece bırakılan ve meşe ağacı kokan aynı kalın kitabı bulma ya da her günbatımı uğranılan sabit bir mekâna önceki güne ait tüm izleri silerek yeni, sınırsız ve sonsuz bir maceraya atılan bir düş yolcusu gözüyle bakmaya başlayan Sefa Karagöz çalıştığı radyo istasyonundan ayrılıp bir melankoliğin zamansızlığı, kararsızlığı içinde şehrin sokaklarında özgür bir Çingene misali dolaşmaya başladı. O, kalın ve karanlık bir sis tabakası sonrası köşeleri, kenarları belirsiz hal alan eşyalar, nesneler gibi ya da bir deli düşteki dolgun kar tanelerinin hayal mavisi rengi ve kızıla kesen parçalı ayakları ile birlikte bu şehrin sokaklarında koşup oynarken, biz onun güçlü ışığını yanımıza alarak yaşamaya devam ettik.”

Yapılan Yorumlar
Bir Yorum Yapın