Madenciler – Öykü – Dursun Karaseki

 Madenciler – Öykü – Dursun Karaseki

Yine bir kömür
kütürdedi sobada
kayıp bir madencinin
kalbi rast geldi
atıverdi sıcak odada

Sunay Akın

Başkalarına ait topraklarda para kazanmak zordur. Yeryüzünün kalbine inen madenci de bir tür gurbetçidir. Çünkü yerin altı, yerin yüzüne ait değildir…

Bazen gidersin dönemezsin,

Kaçtır erkenden uyanıp; yastıkla yorganın arasında, sarmaş dolaş yatan, yatağa özenle çizilmiş bir resim gibi duran, kömür karası oğlunu, seyrederek başlıyordu sabaha Zeynep. Daha horozlar ötmez, köpekler ulumazken zifir bir karanlıkta uyanıyor, içini dolduran yepyeni, tazecik bir hevesle yorganı üzerinden sıyırıyor, kediler gibi usullacık kalkıp elini yüzünü yıkıyor, suratındaki uyku mahmurluğunu silip, kendine çekidüzen vererek kahvaltıyı hazırlıyordu.

Yer sofrasını yatağın kenarına koyup zeytini, peyniri, mis gibi kayısı reçelini de bıraktı tepsiye.

“Ne yiyor ki zaten Yusuf’um ,” dedi, “kuş kadar.” Ekmeği de sobanın üstünde kızartıyım. “Yusuf’um çok sever.”

“ Çayı da sobanın sacında fıkır fıkır edesiye kadar uyandırmalı Yusuf’u” dedi içinden.

“Yusuf uyan!” diye seslendi bu kez.

Güldü Zeynep, ayağa kalkıp el kadar odanın içinde, sanki kocaman bir yerdeymiş gibi sakınmasız sağa sola atılarak hareketlendi. Cam tabağın kenarına yapışıp top top olmuş toz şekeri getirdi sofraya, bir çay kaşığını suya tutup yetiştirdi, “Soframız hazır, seni bekliyor.” demekti bütün bunlar

Yusuf, yattığı yerde hareketlendi, gözünü açmadan sağına soluna döndü, sonra kara gözleri yuvalarında kendini gösterip yastığa çizili esmer yüzünde iki küçük, kara, sivri, parlak kömür parçası gibi parladı. Dalgalı kısa saçları, güldü mü,  yüzü ışıldayan sert bakışlarına merhamet inen, karanlığı da aydınlığı da yüzündeki çizgilerde saklı herkes gibi hiç kimse gibi…

Ve işte yine o kuş cıvıltısı duyuldu. Uyandı Yusuf. Çoktan toparlanmışlardı, herkes işine koyulmak üzere hazırlanmaktaydı. Yusuf da akşama kadar sürecek olan bir havasızlığa, ışıksızlığa, nefessizliğe, sigarasızlığa koyulmak için hafifçe doğruldu,

Kuyunun çanı iki kez vurduğunda, gece vardiyası işçilerini taşıyan kafesin çelik halatı, salınarak yeryüzüne doğru yol almaya başladı. Kış ayazını, üşümüş ve terli bedenleri ile kuyu dibinde karşılayan, kara yüzlü, sürme gözlü yorgun bedenlerin, itiş kakış kafesten çıkışlarını izledi. Arkadaşları ile birlikte, ağır aksak kafese bindi.

Çancının çanı vurmasıyla, kafesin emniyet kapıları kendiliğinden kapandı. Yerkabuğunun derinliklerine doğru sallanarak inmeye başladılar. Kafesin yavaş hareketi, yer çekiminin boyunduruğuna girerek hızını artırdı. Basıncın etkisiyle kulaklarının uğuldadığını hissetti. Kuyu dibine yaklaştıkça yavaşlayan kafes, bir süre sonra durdu ve hava ile çalışan otomatik kapı aniden açıldı. Bir önceki günden kalan yorgun ve dinlenmemiş bedenlerin isteksiz ve tek düze adımlarına tanık oluyordu şimdi. Arkasından gelenlerin ittirmeleri ile adımlarını hızlandırdı…

Madenden içeri girip yürümeye başladı. Vagonların rayların üzerinde çıkardığı ses kulakları tırmalıyordu. Yeraltında, titrek alevli bir mumun, çıkardığı isin solgunluğu vardı.

Yani yeteri kadardı her şey…

Madenin dört yüz elli metresine ulaşılmıştı.

Derin karanlık, madencilerin teninde garip bir ürperti oluşturmuş olmasına rağmen ilerlemeye devam edildi.

Karanlıktı. Yusuf nasır tutmuş avuçlarıyla kavramıştı kazmanın sapını; kömürün damarına, damarına vuruyordu. Alnında biriken yağlı ter yüzünün karasıyla birleşip zift gibi akıp gidiyordu boynundan aşağı. Akülü fenerin ışığı ikide bir de kırpışıp duruyor, gözlerini kamaştırıyordu. Fener az da olsa aydınlatıyordu etrafı, bu yüzden kimse tümden söndürmeye yanaşmıyordu. Yusuf, kolları ağrıyasıya vurmaya devam etti…

Sonra, kısa saplı madenci küreğinin, sapı duvara dayanmış öylece durdu. Etrafı dinledi…

Tahkimler sağlamdı, ama kömür damarı çok inceydi.

O esnada Abidin ustanın sesini işitti Yusuf; soluduğun hava, yediğin ekmek, düşlerin, kara olur madenciysen. Kömür bencildir, kaplar, içine işler, gözünün gördüğü tek şey kömür olmak zorundadır. Yoksa kıskanır, üstüne kapaklanır anlamazsın.

‘Dinle!’ dedi.

‘Ne var?’ dedim, durmak istemiyordum. Kömür öfkemi de heyecanımı da alıyordu son defa inmiştim madene, alıyordu çünkü…

‘Çıtırtıyı duydun mu?’ dedi gözleri havalandırma bacası gibi.

‘Yoo’ duymadım..

‘Çıtırdıyor, nasıl duymazsın!’ .

‘Tahkimlerde mi?’

‘Hayır, be Yusuf, kömürü dinle!’

Kısa saplı kürek kayıp yere düştü, şu kürek işte. Küreğin düşmesine değil de çıtırtıya.

Tam o sırada ‘Kaçın!’ diye bağırdı biri. ‘Göçük geliyor!’

Patlama. Şiddetin büyük gürültüsü, ardından mutlak hâkimiyeti sessizliğin. Sessizliğin gürültüden doğduğunu anladı. Onları birbirinin zıddı bilirdi. Önce kulaklarında sanmıştı sessizliği, geçmesini bekledi. Geçmedi. Gürültü korkutucuydu, ama böylesi bir sessizliği hiç duymamıştı. Sessizlik duymamaktı çünkü. Bir anlamı olmalıydı böylesinin! Korkutucu bir anlamı! Sessizlik daha da koyulaşıp ruhunun derinliklerine indiğinde bir parıltı yanıp söndü, yanıp söndü içinde; izle beni dercesine

Kalbinin derinliklerin de tanımlayamadığı bir duygu hâkimdi yemeğin içinde tadını alıp da adını koyamadığı baharat gibi, tadını biliyordu adını koyamamıştı derinde yatan söylenememiş, söylenmemiş sözcüklerdi…

Madenin sakin, zamanının küflü kokusu ve kudurduğu zamanki yumurta kokusunu duydu, çenesini sertçe çevirdi, savuşturmak için. Kokular yok oldu…

Kaç zamandır uykuları bölünüyordu. Aynı rüyanın içinde buluyordu kendini Geceleyin ansızın uyanıyor; hep o tarifsiz sızı. Karanlık, kömür tozu gibi yağıyor üzerime.

Keşke çocuk kalabilseydim. Olanca yoksulluğuna karşın…

Büyümenin anlamını bilseydim, bahçedeki kaysı ağacından iner miydim?

Çocukluğumu bıraktığım gün babamın öldüğü gündür.

Babam, ben uykudayken yola düşerdi; gün doğarken, horoz vakti. Gündüz, bahçede oynarken, yaş toprakta bulurdum ayak izlerini. Sırtında yıpranmış yamalı bir ceket, eve akşam ezanıyla gelirdi. Göz ucuyla bakardım babama, hep bir dalgın…

Gövdesi, uzak yollardan gelmiş gibi yorgun; yüzü, soba bacasına bulanmış gibi isli; gözleri, hep acılı hep yorgun hep dalgın; saçları, hırpalanmış bir çocuğunki gibi karmakarışık. Annem, hoş geldin diyeceği yerde, “Geçmiş olsun.” derdi, babam kapıda göründüğünde. Çocuk aklı işte; babamı hasta sanır, üzülürdüm. Çok sonra öğrendim ki, ölüm pahasına erişilen bir yenginin selamıydı. Anamın, gün ışımadan, “Uğur ola.” diye yolcu ettiği babama yeniden kavuşmasının lisanıydı.

Sonra babamdan bana kaldı bu lisan annem Zeynep kadın, beni yolcu ederken;

“uğurlar ola”

Akşam ezanı ile kapıdan göründüğümde

“geçmiş olsun”…

Çocukken babamın gücü sonrasız, benim ona sevgim sonsuzdu. Her çocuk gibi babasını yenilmez bilenlerdendim. Baba dediğin dağ gibidir, yıkılmaz; bileği bükülmez. Kaf dağını aşar, devlerle güreşir; baba demek, ev demektir. Babamın da canının acıdığını öğrendiğimde büyüdüm ben. Kömürle tanışınca büyüdüm.

Babam, doyasıya sevemediğim adam!

Artık tüm madenciler benim babam ve sen içimde onmaz yaram…

14 yaşındaydım, büyüdüğümde. Bir gecede boy attım, bir gecede yaşlandım. Oysa görünürde sıradan, yağmurlu bir gündü. Misketlerim kucağımda, camdan dışarı bakıyordum. Bulutlar kümelendikçe, içimde yarım kalan oyunumun sıkıntısı büyüyordu. Kendi kendimi avutmak için buğulanan cama resim çizmeye koyulmuştum ki birden bir çığlık koptu. Bir kadın, etinden et koparıyorlarmış gibi bağırıyordu. İçime bir korku düştü; anama baktım. Yıkadığı çamaşırın başında taş kesilmişti. Dokunsam, leğendeki kirli suya düşecekti. Neden sonra başını kaldırdığında, irileşmiş gözlerinde benimkinden de büyük bir korku okudum. Anamın saklı korkularına ilk kez o gün tanık oldum. Yeniden dışarı baktığımda, birisi bizim eve doğru koşuyordu. Ayak seslerini duyan anam, beklediği bir haber varmış gibi, kapıya gitti. “Göçük!” dedi soluk soluğa komşu kadın. Bu sözle, anamın aydınlık yüzü bir anda gölgelendi.

İşte, ben de o gece öğrendim, madencinin çilesini.

Madencinin çocuğuysa, babasını bulup bulup kaybeder, düşünde geceleri.

Ah Anam! Şimdi sen aynı acıyı mı yaşayacaksın? Babamın mezarına beni de mi bırakacaksın…

Uğultu; derinlerin uğultusu. Yerin karnı; karanlık. Sürekli inen çıkan kazmalar.

Lambanın üzerine bir taş parçasının düşmesiyle birlikte karanlıkla beraber içim çekildi… Vücudum giderek soğuyor ve hayat gözlerimin önünden defalarca akıp geçiyordu. ‘Ölmek nasıl bir şeydi .’ acaba diye düşündüm. Yaşamın ve ölümün en keskin yerindeydim sanki.

Abidin Ustanın olduğu yerden bağırtı ile başlayan bir gürültü geldi. Üstüne kaya düşmüş ve yardım istiyordu. Yardım umudunu taşıyan sesin yoğunluğu hâlâ kulaklarımda. Acıdan bağırıyordu…

Hiçbir şey yapamıyorduk. Üzerimizdeki kayanın baskısı giderek artıyordu. Daha fazla dayanamayacaktık.  “Bana bir şey olursa.” diye konuşmaya başlamıştı ki, birden büyük bir gürültü daha koptu. Ve sonrası derin bir karanlık.

Ölmek böyle bir şey olmalıydı. Göğsümde nefes almamı zorlaştıran bir şeyler vardı ve yutkunamıyordum. Soluğum bir kesilip bir geliyordu. Nefes küçük bir yaşam boşluğunda tükenen, zorla alınan az miktarda oksijendi. Gözlerimi yavaşça araladım.

Taşların ardında başka bağırtılar geliyordu. Bizi arıyor olmalılar diye düşündüm. “Orada kimse var mı? Sesimi duyuyor musunuz?” İnsanlar avazı çıktığı kadar bağırıyorlardı… İçimdeki tüm yaşama umuduyla, ‘Buradayım!’ diye bağırdım. Gittikçe yaklaşan ses umudun sesiydi…” Göz kapaklarım ağırlaşıyor, nefes almam yavaşlıyordu…

Alışıktı dışındaki derinliklere, ama hiç bilmediği, ürkütücü bir yerdi kendi derinliği. Sessizlik itmese, karşı konulmaz gücüyle, kaçardı; parıltıya rağmen. Gözleri kapalı mıydı? Kapalıydı. Sessizlik ve karanlık olmadan o parıltıya ulaşamazdı. Birden uykuya benzer bir şey akıverdi içine ve…

Zeynep, aklına gelen bütün kötü düşünceleri savuşturmak ister gibi elini başının etrafında sallayıp ekşi bir suratla fokurdayan çaya baktı. Alüminyum tenceresini çıkardı, torbadaki tarhanayı iki avuç boşalttı, beş boğazlık yemeğin suyunu koyup kaşıkla ezdi tarhanayı, ezdi ezdi… Tüpü yaktı, tam tencereyi ateşe koyacaktı ki Tüpü yaktı, tam tencereyi ateşe koyacaktı ki içinde bir bulanma duydu. Kınalı elini ağzına burnuna kapattı, bu kez de kınanın kokusu arttırdı bulantısını. Bir zaman olduğu yerde öylece hareketsiz kaldı, biraz ferahlayınca elini ağzından çekti. Yüzü allak bullaktı. Bacaklarını arasından sızan ıslaklığa bedenini sarsan sancı da eşlik etmeye başlamıştı…

Bir kez daha seslendi.

“Yusuf kalk artık”.

Yusuf bağırmaya başladı bütün nefesiyle. “Ben değilim o, babam. Anne ben değilim, yalan söylüyorlar”  ben göçük altında değilim.

Kimse duymadı sesini. Kimse dönüp bakmadı. “Duymaz tabii, annem beni hiç doğurmadı ki”…

Zeynep, çığlık attı doğum başlamıştı…

 

Toprak altında geçen ömürler. Uzun sayılmayacak kadar kısadır…

Bir tutam taş, bir tutam altın, bir tutam kömür; bir tutam tokluk, bir tutam düş uğruna…

Ölüm de, doğum da kapı komşusudur madenci mahallesinde herkesin…

 

Yapılan Yorumlar
Bir Yorum Yapın