İnan Palancı – Öykü – Işık ve Ben

 İnan Palancı – Öykü – Işık ve Ben

İnsanın bu dünyadaki yerini ve konumu sorgulamaya başladığı andan itibaren ona ilham kaynağı olan güneş, ihtişamlı ve kendinden emin… Tıpkı kuşlar gibi… Ben de hissedebiliyorum kendi ekseni etrafında dönen dünyanın büyülü devinimini… Biliyorum, karanlık tarafı yeniden hazırlanıyor güneşe… Eğimi ile açı değiştiren ilk ışık dışa sekiyor bir başka kara parçasında… Ondan geriye kalan, alacakaranlık yansımaları… Karanlığa renk veren eflatun, mor, kızıl ve turuncu yanılsamaları… Kuşlar da hissedebiliyor… Tıpkı benim gibi… Karlar içerisinde tedirgin serçe… Önce kanatlarının altında soğuk bir soluk gibi beliren geniş hava… Ardı sıra ilk çığlık… Işık daha belirgin… İçimde tanımı anlamsız boşluğu doldurmak istercesine yükselen sıradağlar… Dağların etekleri… Kızıl… Işık güçlü ama tedirgin… Serçeler çığlık çığlığa… Işık güçlü ama tedirgin… Kumrular kendinden emin… Kadavra salonunun kapısında güçlü bir takırtı… Hızla sekiyorum bir başka coğrafyaya… Gözlerim güçlü bir orman hayvanının gözlerinde… Her şey olması gerekenden daha iri sanki… Biraz zaman gerekiyor alışmam için bu yeni ve iri şekillere…

Önümüzde uzanan siyahı solgun yola bakıyorum. Kızılbaş kadınların kederiyle… Üzerimize iri pervaneler gibi kar yağıyor.

Sararan, kararan ve yıpranan yol… Süzüle ezile… Kumrular bir başka kara parçasında… Kumrular pus gibi gökyüzünde… Kayboluyor… Kendinden emin… İnsanlar pagan putlar sanki…

Ben küçük ve korunaklı çalıların, ağaçların arasında kaybolmaya çalışıyorum.

Kaçak avcılar peşimde… Sağımda rengi kaçmış asfalt sesi, solumda büyü gibi ırmağın nefesi… Çalılar serin, ağaçlar güzel… Toprak… Bir başka zaman… Kurbağalar… Ağustos böcekleri… Ağaçların, çalıların bağrında… İri, kocaman kafalı bir çekirge sürüsü… Belki ters dağ laleleri… Kardelenler… Belki ateş böcekleri, yanıp sönen o güneş parçaları… Patilerim köpük yumuşaklığındaki karın içinde… Irmağa yaklaşarak, asfalttan uzaklaşarak… Kaçak avcılar peşimde… Irmak dirsek verir gibi… Karşımda bir tepe… Birkaç meşe… Tepe çıplak, tepe, tıpkı kürküm gibi… Hediği andıran geniş patilerimle karı yara yara… Tepenin sokaklarında sessiz, sakin… İçimdeki tanımı imkânsız boşluğu doldurmak istercesine… Dağlar ve sıradağlar… Sihir gibi… Gökyüzü geniş, toprak beyaz, dağlar güçlü…

Uzak bir meşe ağacının korumasında dalgalanan bir dağ keçisi sürüsünü hissediyorum… Tıpkı kocaman bir orman ayısının beni hissettiği gibi…

Kürküm kar gibi…

Kürküm dağ gibi…

Hissedebiliyorum. İrice bir tilki tarafından izlenen kurnaz çakal uzak bir meşe ağacının ardından bana bakıyor.

Çakal yoluna tilki yoluna ben yoluma… Kaçak avcılar peşimde… Irmakta su samuru bentleri… Balık bol… Su samurları mutlu mesut… İri bir tavşan… Yaralı sanki… Hasır sepetin içinde… Gökyüzünde küçük pervaneli metal kuşlar… Uzak bir başka tepede sakınımlı beyaz gelincik… Ağaçların ardında gezinen güçlü, güzel bir domuz sürüsü… Büyük domuz tekinsiz, tedirgin… Islığı andıran bir ses… Kafam paramparça… Sessiz… Siz… Gözlerim metal kuşun gözlerinde… Kaçak avcılar sakınımlı… Demirin soğuk dokunuşları sırtımda ve tüm gövdemde…

Ensemden yakalayan avcılar, saçma taneleri ile dolu bedenimi havaya kaldırıp tiz çığlıklar atmaya başladılar.

Metal kuşun gözlerinden… Hissedebiliyorum. Tarifi imkânsız bir kederle donup kalan suratımı… Uzun, sağlam ön dişlerimin… Yay gibi kıvrılan çenemin sağ tarafına doğru… İncecik kan… Keskin… Kafam paramparça… Kalın, mor dudaklı… İri, çirkin bir kadın…

Adamlardan biri boş bir çuval gibi beliren bedenimle fotoğraf çekip, parçalı gövdemi hasır sepetin içine özenle yerleştirirken, bir diğeri yaralı tavşanı alıp derisini soymaya başlıyor.

Tavşan kızıl, tavşan çıplak… Tavşan umutsuzca… Dağ rengi kürküm… Kar rengi kürküm…

Dünyalar güzeli kürküm, iri bir hayvan gibi görünen çirkin bir kadının omuzlarında…

Yapılan Yorumlar
Bir Yorum Yapın