Gülten’e Mektup – Öykü – Esra Kahya

 Gülten’e Mektup – Öykü – Esra Kahya

Temmuz, 04

CANIM GÜLTEN,

Âdet yerini bulsun, nasılsın, iyi misin? “Beni soracak olursan,” diye devam edeyim ki sen sormuş ol ve ben içime sığmayan bir haberi sana anlatmanın yolunu yapayım. Ah be Gülten, karmakarışığım ben, sarpa sardım iyiden iyiye. Tepe takladan az halliceyim ama geçecek. Duyunca hak vereceksin bu hallerime. Keşke yanımda olsaydın. “Kendime dönemem artık,” deyip de gidişine başlarda bir anlam veremesem de şimdi çok gülüyorum. “Aferin kız Gülten,” diyorum. İnsan mutlu olduğu yerde olmalı. Ait olduğu, anlaşıldığı ve illaki sevildiği yerde… En iyisini yaptın. Hem mektup vuslattır dedin ya, al sana bilmem kaçıncı vuslat. Müjdesi de var.

Gülten be, hamileyim ben. Öyle pat diye damdan düşer gibi dedim ama on haftadır karnımda olduğunu bildiğim bebeği daha az önce kabullendim. Anne olduğumu bildim, onu duydum. Sen de duy istedim. On haftadır her sabah mide bulantısı ile uyanıyordum. Peşinden de Muhsin ile şiddetli kavgalar… Sanki benim suçummuş gibi bir an önce bebekten kurtulmamı söylüyor; tedbirsizlikle, cehaletle suçluyordu. Olacak iş değilmiş. İnsan keyfini düşündüğü kadar olacakları da düşünmeliymiş. Bir görsen yüzünden düşen bin parça. Hamileyim diye hayata küstü denyo. Akşamları biraz daha sakin. Şu gencecik yaşımızda bebeğin sorumluluğunun bize ağır geleceğinden, daha çok gezmekten, daha çok çalışıp para biriktirmekten, sabahlara kadar sevişmelerden bahsedip aklımı çeliyordu. İki de şiir okudu mu Suzan avuçlarındaydı zaten. Bilirsin hiç dayanamam şiire. “Bir an evvel kurtulman lazım şu karnındakinden,” dedi evden çıkarken. “Evet ama nasıl?” derken kendimi Mürşide’nin kapısında buldum.

Mürşide elime bir adres tutuşturduğunda işlerin bu noktaya geleceğini asla tahmin etmemiştim. Sabah, bilmem kaç katlı bir iş hanının kapısında durup doktorun sekizinci kattaki muayenehanesine yürüyerek çıkmayı düşündüm önce. Ama ensemden sırtıma doğru inceden akan ter ve lanet olsun ki içimde şekillenmeye başlamış bir canlının bedenime yaptığı o huzursuz baskının beni aşağılara, en dibe çeken o lanet bitkinliği yüzünden asansörle çıkmam elzem oldu. Oraya doğru adım attığımda hanın o ağır, eski ve paslanmış kapısının arkam sıra gürültüyle kapandığını duydum. Dönüp bakmadım. Biliyorsun, insanlarla göz göze gelmekten hazzetmem. Etrafımdakilere sapkınca, dramatik ve hastalıklı öyküler uyduran biri olarak yakınımda yabancı yüzler, gözler, vücutlar görmekten pek rahatsız olurum. Bunu Muhsin’e söylediğimde liseden terk psikoloji bilgisiyle manik depresif tanısı koymuştu bana ve temeli üç yaşına inen bir çocukluk travması. “Dipnotlardan süzdüğün çakma teşhislerini kendine sakla,” dedim. “Ben öykü seviyorum anladın mı, sadece bu!”

Elbette anlamadı. Varsın anlamasın. Bir tek sen anla yeter Gülten. Anla ve sakla beni.

Ne diyordum, işte asansörü çağırdığımda arkamdaki gölgenin de benimle beklediğini fark ettim. Al sana büyük bir iç sıkıntısı. Kapalı alan kabusuma bir de yabancı biri eklenince kabinin içinde yaşayacağım üç sezonluk dramı hayal edip her şeye rağmen yürüyerek çıkmak üzere merdivenlere doğru yönelmiştim ki onunla göz göze geldim. Yeşilin bu tonu üzerine çok öykü yazabilirdim, rahatlatıcı bir tondu bu ve birlikte asansöre binebilirdim. Kabin gelip de önümüzde durduğunda içeri ilk giren o oldu. Aynı anda sekiz yazan butona dokunmak için ellerimizi uzattık. Parmak uçlarımızın anlık teması ilkel olmadığımızı da kanıtlamak istercesine yapay bir gülümsemeye itti ikimizi. Gülümsedik ve asansörde birbirine yabancı her insan gibi sırt dönecek köşe, elimizi kolumuzu koyacak yer, bakınacak bir şeyler arandık. Ben yüzümü aynaya dönerek elimdeki tahlil sonuçlarına gömdüm kafamı. Canına yandığım hormonlarım, gecikmenin üçüncü gününde tavana vurmuştu ve su götürmez bir şekilde hiç olmadığım kadar hamileydim. Bu gerçeği tekrar görünce verdiğim kararı yerinde bulup gözlerimi aynaya diktim. Aynadaki kadın da kapıya dönük bir halde elindeki peçeteyle yüzünün terini siliyor ve oflayıp pufluyordu.

Kıvırcık saçlarını zorla zapt ettiği tokasına baktım aynadan. Benim de vardı ona benzer bir tokam, kim bilir nerelerde? Sen vermiştin hatta. Kara saçlarını kestikten sonra nasıl olsa işime yaramaz diye bizde kaldığın bir gecenin sabahında masanın üzerinde bırakıp gitmiştin. Kadının saç uçlarına takıldı gözüm. Yanmış gibi, bir garipti. Gömleğinin yakası da iyice eskimiş, iplikleri incecik bir yol olup atmaya başlamıştı. Bu yaz günü üzerindeki hırka da saçma doğrusu. Hantal bir merserize, yakar adamı ayol bu. Annem olsa kadını paralar, üstünden atıverirdi bu pejmürde şeyi. Elinden gelse çıplak gezecekti hatırlasana, “Ayak uçlarımdan saç diplerime kadar yanıyorum Gülten,” derdi sana ve benim yaşlanınca anneme benzemekten aklım çıkardı. Asansör yukarı doğru ağır aksak çıkarken kadının beni görmüyor olmasının cesaretiyle bakışlarımı aşağılara kaydırdım. O da ne? Merserize hırkanın altına giydiği bu şey bizim Keriman’ın temizlikte giydiği pijamadan değil mi? Üçümüz bir almıştık hani, seninkinde dallı güllü bir şeyler vardı. İçi pamuklu. Ay, vallahi ondan. Ayağındaki terlikler, terliğin içindeki çoraplar! Kadın kımıldadıkça yayılan kızartma kokusu. Öyle ağırdı ki midem ayağa kalktı, oracığa çıkaracağım zannettim.

Asansör dördüncü kata geldiğinde kadına bir hikâye yazmaya başladım bile. Yaşını başını almış bu kadın kesinlikle semtin en iyi doktoruna temizliğe gelen bir kadındı. Muhtemelen üç oğlu vardı, onların boğazına yetişemiyordu. Oğlanlardan birinin önümüzdeki ay düğünü olacağı için kadın da temizlik günlerini haftada üçten beşe çıkarmıştı, malum düğün demek para demekti. Gelinini de sevmiyordu. Nemrut bir şeydi, oğlu da bunu nerden bulmuştu? Ya kocası? Kocası esnaf olsun. Yok yok, uzun yol şoförü olsun. Bir sefere gitmiş de dönmemiş güya. Kadının yüzündeki hüzün de bundanmış.  Hikâye beni sarmaya başlayınca elimdeki tahlilleri cebime atıp yüzümü kadının sırtına çevirdim. Asansörde değil de onun sokağındaymışız güya. Akşama bunun dünürleri gelecekmiş. Alınacaklar, verilecekler bir ton para. “Eee,” diyorum ben “Hacer abla.” Adı da Hacer’miş şakadan. “Seninkinden hiç haber yok mu? derken asansör kat ile duvar arasında zınk diye durdu. Gözlerim korkuyla büyüdü. “Ben kapalı yerde kalamam, çıkarın beni buradan!” diye feryat figan bağırdım, durmaksızın. Avaz avaz. Kadın döndü. Gözlerinde kısa bir telaş gördüm. Sonra dudakları aralandı, “Sakin ol,” dedi munis bir ses. “Olabilsem olurdum tamam mı!” diye payladım bunu. Ya sabır çekti, cebinden telefonunu çıkardı. Elbette kapsama alanı dışındaydık. Allah’ım, lütfen senin kapsadığın alanlara dahil et bizi ve hemen kurtar! Ne olur başkalarına ayırdığın vakitlerden çal ve önceliğin biz olalım! Lütfen…

Kadın çekmeyen telefonunu ağır ve çirkin hırkasının cebine atıp parmağındaki gümüş yüzükle kapıya vurmaya ve “Kimse yok mu?”  diye seslenmeye başladı. Sesimi duyan var mı? Var mı sahi?

O bağırırken ben nefesimi kontrol etmeye ve içimdeki aciz, ezik, kokuşmuş Suzan’ı ölmeyeceğine inandırmaya çalışıyordum. Sen de sakin olman gerektiğinde hep bir yere çöker, gözlerini kapatıp güzel şeyler düşünürdün ya da komik şeyler. Yere oturdum ve gözlerimi kapattım. Seninle deniz kenarında gittiğimiz günü hatırlamaya çalıştım. Kumların üzerinde oturup teypten Sezen açtığımız o gün. Tam efkarlanalım derken yanımıza iki salak gelip bize asılmıştı da onları sivil polisiz diye kandırmıştık hani. O anı düşünmek ve gözlerimi açtığımda kendimi doktorun muayenehanesinde bulmak istedim. Gözlerimi açtım, değişen bir şey olmadı. Ağlamaya başladım, kadın “Bizi kurtarın,” diye bağırdıkça gözyaşlarım da arttı. Ne kadar ağlarsam o kadar çok kurtarılacakmışım gibi bir yarış halindeydim kendimle.

Ve kadın dayanamayıp “Kapa çeneni,” dedi bana. “Kapa artık çeneni!”

“Bu bebek doğduğunda ben elli yaşımda olacağım. Tam otuz yıldır bekliyorum. Onu kucağıma almak için gitmediğim doktor, kapısını çalmadığım hoca, yemediğim derman otu, yüzmediğim şifalı su kalmadı. Neyim var neyim yoksa sattım. Şimdi kıçı kırık bir asansörde nefessiz kalıp bebeğimi de kendimi de öldürecek halim yok.  Ben onu her şeyden çok istedim tamam mı? Şimdi kes ağlamayı ve sen de bir şeyler yap.

Şaşkınlıkla bakakaldım Gülten. Korkuyla saygı arası bir tedirginlikle “Neden,” diye sordum. “Neden bu kadar çok istedin ki bebeği? Olmamış işte senelerce, ne diye inatlaştın kaderinle be kadın?

“Olacakmış bak. Şu an karnımda. Sadece zamanı gelmemişti. Çok istemem istendi, ben de çok istedim. Sahip olduğum her şeyden kurtulmam istendi. Ben de kurtuldum.” dedi. Ağlıyordu. “Bu yaştan sonra anne olmak mı? Onun ortaokul mezuniyetine elinde bastonla mı gideceksin? Farkında değil misin sen hiçbir şeyin?” diye gereksiz bir öfkeyle hesap sordum kadına.

Gözündeki yaşları sildi. Benim gibi öfkeli falan da değildi. “Anne olduğumda onu otuz yıl beklemiş olmanın verdiği bir açlıkla seveceğim. Mezuniyetine de bastonla değil, gururla gideceğim. Bunları dert ettiğine göre senin çocuğun yok. Hatta merhametin, vicdanın, anlayışın da?” dedi. Nefes nefese kalmıştı. Çok utandım. Yerin dibine girdim. Elim gayri ihtiyari karnıma gitti. “On haftalık hamileyim ve buraya kürtaj yaptırmaya geldim. Çünkü Muhsin de ben de bir bebeğin sorumluluğunu almaya hazır değiliz. Gezeceğimiz ülkeler, yaşayacağımız bir gençliğimiz var,” demedim. Bacaklarımın arasıyla kabul edip yine oradan def etmeye çalıştığım bir can için otuz yıl boyunca varını yoğunu düşünmeden savaşan kadının karşısında bunu söylemekten çok utandım. “Hamileyim,” dedim sadece. “O zaman zırlamayı kes de yardım et,” dedi. İkimiz birden kapıyı yumruklamaya başladık. Elindeki yüzük parmağını kesmiş olacak, elinin üzerinde kan vardı. Çantamdan bir mendil çıkarıp ona uzatacaktım ki asansörün kapısı açıldı.

İçeri taze hava dolarken yeniden doğdum zannettim. Kendimi dışarı nasıl attım bilmiyorum. Halimi tahmin et Gülten. Her şeyi abartmayı da pek severim zaten. Ölümden dönmüş gibi, mezardan çıkmış gibi sevindim. Elim istemsizce karnıma gitti. Onun iyi olduğunu duymak istedim, bir an evvel. “Sen kim oluyorsun da bir bebeğin yaşamına karar veriyorsun ki?” Ah, çok kızdım kendime Gülten. Nasıl böyle bir gaflete düştüm bilmiyorum. O kadına teşekkür etmek, elimdeki mendili uzatmak istedim. Arkama döndüm ama kimse yoktu. Asansör sessizce aşağı doğru iniyordu, ortalık fena halde kızartma kokuyordu. “Hayret,” dedim “ne çabuk kayboldu.” Doktorun kapısının önünde tek başıma dururken aklıma takıldı. Sahi, o kadın asansörde miydi?

Bilmiyorum Gülten. Belki de hepsini ben uydurdum. Ya da başkalarına hikayeler uydurup duran iflah olmaz zihnim benimle dalga geçti. Ama şu bir gerçek ki teyze olacaksın. Lütfen çabuk gel. Daha fazla yaşlanmadan bebek sevelim. Ya da sen kımıldama, olduğun yerde kal. Bebekle ikimiz geliriz senin yanına. Muhsin mi? Cehennemin dibine gitsin!

Gülüşmeler eksik olmasın kıyımızdan canım Gülten. Ve bence sen, şimdiden bebeğe bir isim düşünsen iyi edersin. Hayat sürecek, elden bir şey gelmeyecek ve biz hep seveceğiz.

Ve ben en çok seni, bebeği ve annemi seveceğim. Gerisi fuzuli insan kalabalığı…

Bekletme, hemen yaz.

Kardeşin SUZAN

 

Yapılan Yorumlar
Bir Yorum Yapın