Gören Göz, Hassas Burun – Öykü – İlkay Yılmaz

 Gören Göz, Hassas Burun – Öykü – İlkay Yılmaz

Franz Kafka’ya

Kışın kasvetli zamanı, bir salı öğleden sonrası, bankadan emekli Hülya Hanım, geniş alana yan yana sıralanmış bahçeli evlerden birindeki odasında oturuyordu. Arkadaşıyla yaptığı konuşmayı yeni bitirmişti. E-posta kutusunu ve mesajlarını kontrol ettikten sonra koltuğunu pencere kenarına yaklaştırdı. Evde olduğu zamanlar orada oturup göle bakmak en sevdiği şeydi. Gökyüzünün kasvetini sindirmiş, çalkalanıp duran gölün kıyısında sarmaş dolaş gezinen bir çift vardı. Kadın rüzgârın savurduğu uzun, siyah saçlarını omzunun üstünde tutmaya çalışıyordu.
Hayatından memnun olmayan ve yuva kurmaktan asla umudunu kesmeyen arkadaşı bir süre önce tanıştığı bir adamla evlenmeyi kuruyordu. Sahil boyunda, parklarda, çay bahçelerinde geçirilen keyifli saatlerde adama âşık olmuştu. Zengin kadınları bekleyen tehlikeleri deneyimlemiş olmasına rağmen aşktan gözü dönmüş bir halde, tek arkadaşı Hülya’ya çıtlatmıştı durumu. Sürekli aynı çıkmaza daldığından kendisine acınan birine nasıl yardım edilirdi. Arkadaşının kendisine bildirdiği buluşma saatlerinde saçlarını bir bandanayla gizlemiş iri, kara gözlükler takmış, yaptıkları yürüyüş boyunca peşlerinden yürümüş, onlar çay içerken, bir köşede oyalanmış ve adamın her hareketini mercek altına almıştı. Arkadaşı kondurmak istemese de adam arkadaşından çok gençti. Hülya’nın bu yöndeki uyarılarını hep aynı sözlerle karşılıyordu. Güzel kokan siyah saçları ve sakalları, modaya uygun giysileri, nefti yeşil gözleri vardı. Onu engellemek için aklına delice fikirler geliyordu. Arkadaşı çevresini türlü bahanelerle boşaltmıştı. Sadece o adamla görüşüyor, heyecanını paylaşmak için ilişkisini kesemediği tek kişi olan Hülya’yı arıyordu. Belli ki kendini yeni bir yaşama hazırlıyordu. Hülya onun depresyona girdiğinden emindi. Gittikçe ifadesizleşen yüzü, saplantılı düşüncelerini yansıtıyordu. Hülya, genç adamla ilgili düşüncelerini uydurduğu kılıflarla boğan, tehlikeli bir yolda kaybolmak üzere olduğunu düşündüğü arkadaşına nasıl yardım edebilirdi. Onun üstüne daha çok gitmesi halinde kendisini, mutluluğunu kıskanmakla ya da akıl vermekle suçlayabilirdi. Daha önce yaşanan, arkadaşının maddi kayıplarla çıktığı durumda da aynen böyle olmuştu. Ayrıca üstüne gitmeyi sürdürürse, ondan uzaklaşması, yükte hafif pahada ağır şeyleri yanına alarak adamla birlikte ortadan kaybolması da göz önünde bulundurulması gereken bir noktaydı. Onu, eski dostluk ilişkilerini canlandırıp adamın etkisinden kurtarmak, bulunması gereken güvenli alana çekmek için hiçbir engel yoktu. Ama bu ona hüsranla sonuçlanan ilişkilerini hatırlatmak demek olurdu. Çünkü eski dostlar ve uzak akrabalar duyacaklarından sonra gözlerini belertip onu şaşkın şaşkın süzecekler, onların sözünden çıkmaması gereken koca bir çocuk olduğunu ima edeceklerdi. Böyle bir durumda içerleyip dostlarından biraz daha uzaklaşacak, adama daha çok yaklaşacaktı. Hadi diyelim ki verilen öğütlere uydu ve kendini toparladı. İlerlemiş yaşıyla yavan bir yaşama mahkûm oluşunun suçlusu kim olacaktı? Ve bütün bunlar ne kadar kollanıp gözetilerek söylenirse söylensin yine de onu incitmeyecek miydi? Hem böyle bir işkenceyi ona reva görmekle ele ne geçecekti? Öte yandan arkadaşı adamla irtibatını sürdürdükçe bankadaki parasını ve mülklerini birer birer yitirecekti. Çünkü onu iyi tanıyordu. Onu mahveden, bir erkeğe duyulan tutkudan çok, açılacak her çatlağı –bunlar duygusal çatlaklar oluyordu haliyle –parayla yamamanın mümkün olduğuna canı gönülden inanması ve bu inançtan doğan kontrol edemediği, kesinlikle kahramanca ama tehlikeli refleksti. Bir evin, bir dükkânın, bir arabanın bir anda uçmasına yeten anlık bir dürtü… Ama bunu ona nasıl anlatacaktı. Eski deneyimlerini hatırlatmak ne işe yarardı?.. Yeni bir insan yeni bir başlangıçtır, diyebilirdi. Ayrıca böyle bir durumda, arkadaşının, adamla aralarında ortaya çıkacak yeni gelişmeleri ona aktarmaktan vazgeçmesi de kuvvetle muhtemeldi. Durumu kontrol altına almış olmasa da en azından olanı biteni biliyordu. Ayrıca böylelikle gelecekte olacaklardan da haberdar olacaktı. Fakat yine de bir kenarda sinsice arkadaşına olacakları beklemek ile onu korumaya, kollamaya almak arasında bir karar veremiyordu.
Arkadaşının bu yeni takıntısından sonra Hülya için pek çok şey değişmişti. Meslek hayatını artık gürültülü bir makinaya bağlı olarak yaşayan annesine bakmak için sonlandırmıştı. İşinden ayrılmasından ve annesinin durumundan arkadaşına söz etmişti. Arkadaşı da ona ve annesine yeni yaşamlarını tebrik etmek amacıyla şarap ve gül lokumu göndermişti. Postacı teslimatı etiketlere kuşkuyla bakarak yapmıştı. Ancak hayatındaki en mutlu gelişmeden arkadaşına söz etmemişti. Başarılı ve saygın iş insanı İzzet İkram ile nişanlandığını ona duyurmamıştı. Bunu ona duyurmayı doğru bulmuyordu. Kendisinden hayli genç bir adamla kuşku duyulan bir birlikteliği sürdüren bir kadına, ben dengimi buldum, sen debelen dur, demek olmayacak mıydı bunu duyurmak? Toplum içinde adının başına Sayın sıfatı eklenerek anılan İzzet İkram, Hülya gibi çalışma hayatından çekilmiş biriydi. Evlendikten sonra birlikte dünyayı dolaşmaktan söz ediyordu. Hülya belki de arkadaşına yardım edebilir diye konuyu Sayın İzzet İkram’a açmayı bile düşünmüştü. Fakat olacak şey değildi. Ya Sayın İzzet İkram arkadaşıyla tanışmak isterse. Ya tanışırsa! Ya ondan etkilenirse. Olmayacak şey miydi? Hülya burada kendisini arkadaşından bile daha büyük bir çıkmazda görüyordu.
Gündelikçi kadının, “Sizi çağırıyor,” diyen sesiyle irkildi. Saate baktı. İlaç saati gelmemişti. Hemen kalkmadı. Göle çevirdi bakışlarını. Rüzgâr hızını artırmış, göl kenarı boşalmıştı. Kurşuni sular ince, beyaz şeritler çekiyordu kıyıya. Birkaç dakika seyretti. Gölün orada olması ne iyiydi, fırtınayı yutuyordu. Koridorda her adımda yaklaşan gürültüye doğru yürüdü. Odada yatak, komodin, çekmeceli dolap, seyyar tuvalet, kenarda ise her saniyede yarattığı patırtıyı takip eden tekdüze sesler olmasa, şeklen otel odalarında kullanılan mini buzdolaplarını andıran oksijen makinası vardı. Kabarcıklar çıkararak devinen suyun fokurtusu ve annesinin hiç dinmeyen mırıltısı makinanın gürültüsünün yanında masumdu. Yatakta sırtı yastıklarla desteklenmiş, kısacık kesilmiş apak saçları darmadağınık yaşlı kadın vardı. Komodinin üstünde içinde çorba kasesi, bir parça et, bir dilim ekmek ve su bulunan öğlen yemeği tepsisine bakılırsa pek bir şey yememişti. Makinadan çıkan, ucu hastanın burnunda son bulan ince şeffaf hortum yerde sarmal oluşturmuştu. Günde bir kez geldiği odada yatağın ayak ucunda dikildi. Annesi elinde tespih, gözleri kapalı, mırıldanıyordu. Odada ağır bir koku vardı. Yatağın baş ucundaki pencereye yürüdü. Apansız dolan rüzgârla savrulan perdeyi kenara yığdı. Pencere içindeki bardakta annesinin takma dişleri duruyordu. Bulunduğu yerden ihtiyarın omuzlarına gömülmüş, her gün biraz daha küçülen başını, seyrek saçlarından parlayan kafa derisini görebiliyordu. Aylar olmuştu yıkamayalı. Gündelikçiden yardım alıp yıkamalıydı. Çamaşırları da kirlenmişti mutlaka. “Geldin mi,” dedi, gözlerini açan yaşlı. “Evet, ama ilaç saatine yarım saat var.” “Biliyorum,” dedi, duvardaki saati işaretle. “Makinaya bağlıyım ama çok şükür, aklım yerinde.” Hülya bu sözü neyin izleyeceğini biliyordu. Her fırsatta, adı belli olmayan kişiler tarafından gıyabında yapılmış, her nasılsa kulağına gelmiş, asla unutmadığı takdir sözleri… Oysa çok zayıf bir hafızası vardı, ölü kocasıyla, Amerika’da yaşayan oğluyla alakalı ayrıntıları anımsamazdı. Annesinin övünmeyi bu denli sevmesinden nefret ediyordu. O annesini bunca iyi tanırken onun övünmesi niyeydi. Bir tür ahmaklık! “Her neyse,” dedi annesi, alışkanlığını tamamladıktan sonra ölü gözlerine dönmüş, kataraktlı gözlerini kaçırmadan. “Seninle konuşacaklarım var… Bazı kararlar aldım. İskemleyi al, yaklaş.” Hülya doktor geldiğinde oturması için kenarda tutulan iskemleyi yatağa yaklaştırdı. Annesinin sakin göründüğünü düşünüp rahatladı. Yüzü, ciğerlerine dolamayan soluklardan şişmiş, ağzı çukura kaçmış gibiydi, ileriye fırlamış tüylü çenesinde yer yer koyulaşmış uzun kıllar vardı.
“Ne kararları bunlar anne.”
“Anneymiş, bir annen olduğunu hatırladın demek!” dedi, yaşlı kadın. Hayır, sakin değil diye düşündü Hülya. Zehir saçmaya başlıyordu işte.
Anne şiş bacaklarını yataktan sarkıttı. Mavi çiçekli geceliğinin eteklerini düzeltti. Ellerinden destekle iki büklüm de olsa dikildi. İskemleden fırlayıp kolundan tuttu, Hülya. “Bırak kolumu bırak, kendi işimi görebiliyorum, sana ihtiyacım yok!” diye, bağırdı anne. Onun bu çıkışından ürktü, geri çekildi. Yaşlı kadın titrek bacaklarıyla üstünde ilaç kutularının bulunduğu dolaba doğru yürüdü. Fakat ayağı yerde birikmiş hortuma takılınca yere kapaklandı. İç paralayan bir çığlıkla koşup kaldırdı annesini, yatağa taşıdı. Direnmedi yaşlı, başını uysalca yastığa yerleştirdi. Çıkan hortumu annesinin hassas burnuna yerleştirdi, kulak arkasına sabitledi. Parmaklarıyla yağlı saçlarını düzeltti. Battaniyeyi üstüne düzgünce örttü.
“Rahatsın değil mi?” dedi, şefkatli bir tonla. “Hah şimdi tiyatoro zamanı!” dedi yaşlı kadın, kinayeli. “Anneciğim sakin ol,” dedi Hülya.
“Ayaklarımı örtme,” diye battaniyeyi tekmeledi, anne. Hülya battaniyeyi çekti. “Tabanlarım yanıyor. Sen ne anlarsın hastanın halinden? Çeken bilir!” Çok halsiz görünüyordu. Hülya o dağ gibi kadının ne hale geldiğini düşündü. “Anneciğim ne istiyorsan söyle…” Yaşlı kadın bir süre nefesinin düzelmesini bekledi sonra dişsiz ağzını yayarak, “İlk çekmecede bir dosya var…” Kollarından destekle sırtını yastıklara dayayıp yeniden oturdu. Sakinleşmiş görünse de nefes almakta zorlanıyordu. Evrak dolu çekmecedeki dosyayı biliyordu, annesine uzattı, yerine oturdu.
“Senin haberin yok, geçenlerde avukatı aradım, bu odaya tıkıldım diye etrafımla irtibatımı kestim mi sanıyorsun? Her şeyi senden iyi biliyorum. Olup biten her şeyi! Hepinizi cebimden çıkarırım.” “İşte şimdi sen tiyatro yapmaya başladın, anne,” dedi Hülya. “Hepimiz nasıl sığdık cebine?”
Yaşlı, işaret parmağıyla sol göz altındaki buruşuk deriyi aşağıya doğru çekti. Hülya, annesinin, pörtleyen göz yuvarına korkuyla baktı. “Gözüme baksana sen benim, gözüme! Arkadaşınla gezip tozuyorsun. Bana lokum gönderen arkadaşın. Hasta annen evde gündelikçinin elinde. Koca evde şu hortumun elverdiği kadar dolaşabiliyorum ancak,” dedi, eliyle odayı tarayarak. “Senin umurunda mı? Bu odaya gelip, kaç dakika kalıyorsun ha söyle! Aptal değilim ben. Farkında değilim sanma! Kesin arabayı tamire bırakmışsındır!.. Bir ev senin neyine yetmez. Maaşın da var. İkram mıydı adı, pek varlıklıymış öyle diyorsun ya! Hasta annenin elini öpmeye gelmeyen nişanlın!..”
“Ah, anneciğim, ben senin rahatsız olmaman için…” diye, fırladı yerinden.
“Sözümü kesme…” diye bağırdı, yaşlı. Bu sesin annesinin soluklara kapalı ciğerlerden nasıl çıktığına şaştı. Belki de iyileşiverecekti!
“Avukat servetimin dökümünü çıkardı. Bütün dükkânları ve arsaları kardeşine, apartman dairesini Darüşşafaka’ya bıraktım. Gözlüklerimi ver!” dedi, komodini işaretle. “Deneyimli bir bakıcı bulmasını da söyledim.” Çekmeceden gözlükleri çıkardı. Annesinin kırmızı kılcal damarların kaplı, Seyit Rıza burnuna yerleştirmeye çalışsa da kaptı gözlükleri yaşlı. Kağıtları karıştırmaya başladı. Hülya, yaşlının kağıtları hırsla tarayan mavi ellerine baktı.
“Al işte, bu yeter sana,” dedi, bir kâğıt parçasını kızına doğru savurdu. Kâğıt parçası havada yalpalayarak süzüldükten sonra, Hülya’nın ayaklarının dibine düştü.
“Alacağın tek şey bu.”
“Ama bu haksızlık anne, haksızlık,” dedi, kâğıdı yerden alırken.
“Haksızlık mı, haksızlık ha! Demek haksızlık ediyorum! Mülklerimi oğluma bırakmakla haksızlık ediyorum ha! Benim erkek meraklısı kart kızım! Asla yetişkin biri olamadın. Asla yaşının insanı olamayacaksın! Yağama yok! Mülklerimi savuramayacaksın! Yaşadıkça izin vermeyeceğim buna!”
Annesinin korkunç gözlerine bakakaldı. O sırada gündelikçi kadın, “Ben gidiyorum,” demek için kapıyı tıklattı. Hülya, “Yarın görüşürüz,” dedi kadına. Pencereye doğru yürüdü. Yüzünü rüzgâra verdi. Gündelikçinin bahçe kapısından çıktığını gördü. Bir süre göle ve gökyüzüne baktı. Kıyıda dalsız yapraksız bir ağaca dönmüş adam ona bakıyordu. Rüzgâr fırtınaya dönmek için pusudaydı. İki farklı aralıktan süzülen güneş çalkalanan suda, çakışıp ayrılan parlak kılıçlar yaratıyordu. Göl kıyısından bisikletliler geçiyordu. Pencereyi kapatıp perdeyi çekti. Makine gürültülüydü. Annesinin ilaçlarını bir bardak suyla birlikte verdi. Çeyrek saat sonra mutlak bir sessizliğin indiği odayı yuvasında dönen bir anahtar sesiyle terk etti…

Yapılan Yorumlar
Bir Yorum Yapın