Ethem Amca – Öykü – Defne Karadağ

 Ethem Amca – Öykü – Defne Karadağ

12 Ekim 2010

İçimde yine o anlam veremediğim “Özür dilerim” diyerek yırtınan ses… Bilhassa, akşamları çıkıyor deliğinden. Onu hortlatacak ne yapıyorum, neresini kaşıyorum da uykusundan kan ter içinde uyanıp; boğazlanır gibi söyleniyor, anlayamıyorum. Çok kereler sesi; şiddetli, hoyrat. Bazen de fısıldar gibi; kısık, ürkek ve titrek. Ama söylediği şey hep aynı: “Özür dilerim.”

18 Haziran 2015

Zaman zaman, ruhuma sızan bir parazitin gölgesini, çok yakınımda hissediyorum. Benimle uyuyor, benimle kalkıyor, hatta rüyalarımı izliyor; gün boyu yaptığım, yapamadığım her şeyin şahitliğini yapıyor, belki de bu yüzden özür diliyor, benden…

***

1991 yazı. Babaannemlerin evindeyim. Ev, anlam veremediğim bir kargaşayı ağırlıyor. Sekiz yaşında, henüz ne olup bittiğini anlayamadığım bir yaştayım. Tanıdığım, tanımadığım bir dolu yüz, öbek öbek dağılmış evin tüm köşelerine. Bir mırıltı hâkim; kimin ne söylediğini anlayamıyorum. Kimi hıçkırıklara boğulmuş ağlıyor, kimileri ağlayanların sırtını sıvazlayarak bir şeyler fısıldıyor, kimi de dizlerini elleri ile döve döve haykırıyor. “Geldi gelecek, tüh tüh tüh!” diyen komşu kadının sesini anlayabiliyorum bir tek. Annem, gelenleri üzüntü ile karşılıyor, o da ağlamaklı. Terlikleri, ayakkabıları özenle sıralıyor kapı önüne. Hayal meyal, halamın düğününü hatırlıyorum birden, o zaman daha küçüktüm; oyalı yazmaların, giysilerin, kanaviçeli örtülerin, dantel perdelerin asılı olduğu çeyiz odasındayız. Gideceğini söylüyor bana. Gelinliğinin eteğine yapışıp salya sümük ağlıyorum. Sonra bir adamın kolunda, arabaya binerken görüyorum onu, o da ağlıyor; dedem, babaannem, babam… Yine mi biri gidecek, diye düşünüyorum. Tam da bu anda, dedemin; “Ayak altında dolaşma” azarı ile irkiliyorum. Dış merdivenin önünde de insan kalabalığı. Dışarı çıkamıyorum, çaresiz, çatı katı balkonuna atıyorum kendimi.

Neden herkes ağlıyor? Sokak ortasına yayılmış bir yığın insan daha çekiyor dikkatimi. Hepsi sokak girişine bakıyor, kim gelecek, kimi bekliyor bunlar? Yine bir anı canlanıyor gözümün önünde, amcamın düğünü. Gelin arabasından inen yengemin başına, bu balkondan atılan şekerleri kapışan ben ve diğer çocuklar…

Beyaz bir pikap yarıyor kalabalığı. Sağlı sollu sarıyorlar arabanın etrafını. Bağrış kıyamet evdeki kadınlar da dökülüyor sokağa… “Ah Ethem, sen bu hallere düşecek adam mıydın?” “Dağ gibi adamdı, vah vah!” “Bu illet seni de mi bulacaktı amca!” Ardı arkası tükenmeyen ağıtlardan anlıyordum; İstanbul’da gurbette olan dedemin büyük abisinin öldüğünü. İllet denilen şey, neydi ki?

Yan bahçenin etrafına bir çeper gibi gerilmiş, koca koca naylonlar çekiyor dikkatimi. Orada da bir koşturma, bir curcuna var. İçleri su dolu iki büyük leğen ve uzun bir tahta masanın başına dikilmiş babamı ve amcalarımı görüyorum. Bahçe içine; naylonların arasından, sırtladıkları tabutla bir grup adam dalıyor. O zaman tabutun ne olduğunu bilmiyorum elbet, merakla izliyorum; o büyük tahta kutunun içinden çıkacak şeyin, büyük amcanın cansız bedeni olduğunu bilmeden.

Balkonun ahşap parmaklıklarına iyice abanıp tüm saflığımla pür dikkat seyre dalıyorum; devasa büyüklükteki kutunun içinden, naylona sarılmış büyük, uzunca bir şey çıkarıyorlar. Ne olduğunu anlamam uzun sürmüyor. Gözlerim belermiş, tüylerim dikenlenmiş; içim titreyerek izliyorum bahçedeki o hareketliliği, tıpkı korku filmi izler gibi. Aklıma oradan uzaklaşmak gelmiyor mesela. Bir tutukluk, bir donukluk sıkıştırıyor tüm bedenimi.

Naylon yavaşça açılıyor, yüzleri buğulu olan iki adam tarafından. Açıldıkça yüzüme vuran o ağır, içimde tiksinti yaratan koku ile hareketleniyorum. Telaşla korku arası bir şey; eklemlerim özgürlüğünü ilan eder gibi; her uzvum ayrı eylemin içinde buluyor kendini. Gördüğüm şey; kanı çekilmiş, buz kütlesini andıran bir katılıkta, kireçle boyanmış bir kütükten farkı olmayan ruhsuzlukta…Sonrasını hatırlamıyorum…

Yıllar boyu, en ürkek tarafıma yapışıp kalan, nefesini hep ensemde hissettiğim şeyin, ne o olduğunu anlamam epey sürdü. Boğulduğum zamanlar yazdım, yazdım…Kaçık olmadığıma ikna ettim kendimi. Sadece fotoğraflarından gördüğüm, gıyabında konuşulanlardan tanıdığım insanın, o gün şahit olduğum nefes almaktan yoksun haline inat, en savunmasız üryanlıktaki haliydi; ardımda dolanan, içime sızan, beynime hükmeden. O unutmaya çalıştığım yüzü geliyor yine gözümün önüne. Dokunsan paramparça olacak, rüzgârın koynunda savrulup tabiat anaya kavuşacak akların akı, kurumuş bir yaprak misali; dokunsan yüzü hasar görecek ama hiç kan akmayacak gibi…

Çoğu kez; büyük felaketlerin ucundan dönüşümün, ölümün kıyısında sallanırken, illaki elime yapışan bir kurtarıcıya denk gelişimin, aklıma gelen her şeyin ertesi gün karşıma dikilişinin, hayatta yapamam dediğim ne varsa; bir kuvvetle o tarafa itekleyen cesaretle iç içe oluşumun ve seçenekli her durumun içinden hep doğru olana meyil edişimin başka nasıl bir açıklaması olabilirdi ki? Ne olduysa o gün oldu…

Geceleri odamın kapısında gördüğüm karartı, oyun oynarken yüzüme aniden vuran rüzgâr sandığım o yumuşacık nefes, hiç bilmediğim konularda ardımdaki fısıltıya güvenip ağızları açıkta bırakan o coşkulu hallerim. Her şey, gölgeleşmiş koruyuculuğu ile onun eseriydi…

Güneşin hareketine göre şekillenen gölgelerden farksız; o da benim karşılaştığım durumlarla, düşüncelerimle şekilleniyordu. Bazen ardımda, bazen yanımda, önümde, içimde, nadiren ise karşımda.

Anlayamıyorum, kafam bir türlü almıyor; çocukluğumdan beri gölge oyunu oynar gibi benimle aynı oyunun içinde olmasını! Neden?

Dayanamayıp kabrini ziyaret ettiğim gün, ters dönmüş mezarının başında; gözlerim fal taşı gibi açık, kaskatı bir halde bulmuş beni diğer ziyaretçiler. Alzheimer hastası doksan yaşındaki eşinin bile unuttuğu, ziyaret edeninin hiç olmayışı, mezarlığın içler acısı hali beni büsbütün tökezletti.

İki hafta oluyor ters dönen mezarı için harekete geçeli. İki gün oluyor varlığını hissetmeyeli. Ne özür dileyen mahcup sesi ne de bir işaret… Tutulduğu illetin akciğer kanseri olduğunu öğrendiğimde de böyle hissetmiştim; içimde garip bir merhamet ilahisi turlamıştı günlerce. Ağzımda ekşi ile tatlıyı aynı anda yediğimdeki tat. Garip bir sevincin tam ortasında debelenen hüznün gölgesi.

Günler sonra nihayet rüyamda görüyorum onu; sekiz yaşındayım, İstanbul’dan gönderdiği hediye paketlerini açıyoruz çoluk çocuk. Üzerinde adımın yazılı olduğu paketten sarı saçlı ve kundaklı bir bebek çıkıyor. Göğsünün üzerindeki pile dokunuyorum, masmavi olan gözlerini açıyor, kollarını birbirine paralel, bana doğru uzatıyor ve konuşmaya başlıyor.

“Teşekkür ederim.

Yapılan Yorumlar
Bir Yorum Yapın