Dışarda Yağmur Var Aldırmıyorum – Öykü – Emirhan Mutlu

 Dışarda Yağmur Var Aldırmıyorum – Öykü – Emirhan Mutlu

Başkası aklıma gelmedi. Oysa onlarca ihtimal vardı. Göz ucuyla bile bakmadım o tarafa. O ismi göreceğime emindim. Açmadım hemen. Biraz meşgul görünmek istedim belki de. Hatta gerçekten meşguldüm. Önünde bilgisayar açık olan her insan kadar. Sabah olmadan yetiştirmem gereken işler bunlar. Yaz günleri bilgisayar başında oturup çalışası gelmiyor insanın. O yüzden işlerimi hep geceleri yapıyorum. Uykusuzum. Geç yatıp erken kalkıyorum. Odam güneye baktığından sabah cehennem gibi oluyor. Uyanmak zorunda kalıyorum. Yine de ısrarla bozmuyorum bu rutini. Hayatımın bozulmasından korkuyorum. Her şey yerli yerinde oysa şu an. Hala açmadım o mesajı. O tarafa bakmadım bile hala.

Bu geceye kadar spor sayfası yazmanın dünyadaki en duygudan uzak iş olduğunu düşünürdüm. Her gece maç özetlerini ve maç sonu açıklamalarını izleyip geniş bir özetini çıkarmak. İnsanda nasıl bir his uyandırabilir ki? Gollerin hepsi birbirine benzer. Maç sonunda herkes ezberlenmiş cümleleri sıralar. Bunları izleyen, dinleyen ben. Yapay zekanın işini elinden alabileceği ilk kişi. Dolayısıyla giderek yapay zekalaşan. Kaç maçın kaderine etki eden hata, kaç ayrılık, kaç duygusal açıklama gördüm sayısını bilmiyorum. Hiçbirinde bir tel bile titremedi kalbimde. Kelime sayısını elinden geldiğince çok tutup daha fazla para kazanabilmek için gayret eden birinin, bir gecede milyonlar kazananlara üzülebileceğini hiç düşünmezdim. Hem futbolda duyguya yer yok derler. İşimi layıkıyla yapıyorum bence.

İlk maç özetiyle birlikte Word dosyasını da açtım. Yan yana koydum ikisini. Maçta yaşanan kritik pozisyonların, gollerin, çıkan kartların ufak bir dökümünü çıkardım. Sonrasında maç sonu açıklamalarına geçtim. Herkesin ağzında aynı cümleler. Bir merhabaya hasret meslek grupları gibi, farklı cümlelere hasretim ben de. Masamın üstündeki kitaplara bakıyorum dönüp. Ne çok farklı kelime, ne çok derin anlam var içlerinde. Oysa çalışırken belki yirmi otuz farklı cümle duyuyorum. Hepsi bu kadar. Bazen özenmiyor değilim onlara. Bu kadar kelime dağarcığıyla yaşasam keşke. Hep aynı kelimelerle aynı cümleleri kursam. O kadarlık bir dünyam olsa benim de. Ötesini yaşamak çoklukla ağır geliyor artık.

Ellerim bir kararsızlığın yegane taşıyıcısı bu gece. Bir tanesi yeni bir maçın özetini izlemek, yani işine devam etmek istiyor. Ama diğeri, telefona yakınsayanı, açmak istiyor o mesajı. Benim içimde hiçbir şüphe kırıntısı yok. Biliyorum o ekranda göreceğim ismi. Mesajda ne yazdığını tam olarak bilemesem de birkaç mesaj sonra varacağım nokta ezberimde. Son birkaç haftadır her sabah bu geceyi yaşamanın olasılığıyla terk ediyorum yatağımı. Geceleri işimi yaparken hep aynı tedirginlik. İyi geceler mesajından sonra başka bir mesaj sesi duymanın dayanılmaz korkusu. Duyduğum her mesaj sesinde ekranda o ismi görebilecek olmanın ağırlığı. Ama bu sefer eminim. Emin olmamayı da emin olup yanılmayı da en çok istediğim an. Telefona -aynı zamanda kalbime- yakın olan elim kazanıyor kısa süren bu savaşı. Daha evvel kitaplarda bu kadar kısa süren bir savaş okuduğumu anımsamıyorum.

Nasıl bu kadar eminim? Bir şeyler bana bu hissi vermiş olmalı. Her günden daha az sevgi görmüş değilim bugün. Zaten haftalardır benden esirgeniyor sevgi aynı derecede. Bir aksilik de yaşamadım. Bulamıyorum bu şeksiz gümansız bilginin kaynağını. Telefonu korkuyla elime alırken de bırakmıyorum bu arayışı. Yandaki tuşa basıp ekranı açıyorum. “Bir yeni mesaj” yazıyor. Altında bildiğim isim: Nisa. Normalde iyi geceler demiş ama bir şey söylemek istiyormuşmuş. Bir süredir kafasına takılan bir konuymuşmuş. Her şeyi ayan beyan ortaya döken mesajlar. Kafasına ya ben takılacağım ya da Foucault. Felsefeden nefret ettiğimi bildiği için Foucault konuşmaz. O halde benimle ilgili. Son zamanlardaki sevgisizliğini de göz önüne alırsak. Ya benim hayatım? Her şeyin yerli yerindeliğine açılacak bir gedik kolay kapanmaz. Tüm kibarlığımla yanıtlıyorum mesajları. Sonra birden yağmur… Kilitlenmiş telefon ekranının art arda ışıması ve ışık hızına yetişmek için koşturan mesaj seslerinin birbirlerini telaşlı takip edişi. Nisa yazıyor her birinin üstünde. Kadın demekmiş okuduğum bir kitaba göre. Gördüm ve inandım.

İlk -aynı zamanda tek- kavgamızın üzerinden geçen altmış beşinci günün gecesi. Altmış beş gün önce ne duyduysam yine aynıları. Yalnız bu kez duymuyorum. Sesleri temsil eden ve adına harf dediğimiz birtakım işaretler aracılığıyla bildiriliyor bana. Bir maç özeti daha açıyorum bol gollü. Word dosyasına “gol yağmuru” yazıyorum başlık olarak. Mesajları okuyorum bir yandan. Mesajlar da goller de birbiri ardına geliyor. Yine de goller yetişemiyor mesajların hızına. Arada bir göz ucuyla bakıyorum o tarafa. Ezberlenmiş cümleler. Sıranın bana gelmesini bekliyorum. Gelmiyor. Zaten gelse ne diyeceğimi de bilmiyorum. O esnada işimi yapıyorum. Kritik anları, golleri, kartları not ederek maçın Z raporunu çıkarıyorum. Öte yanda yaptıklarım ve yapamadıklarımla benim Z raporum çıkarılıyor. Nisa yazıyor her bir mesajın üstünde. Kadın demek, gittikçe daha çok inanıyorum.

Nihayet sıra bana geliyor. Nereden başlamalı? Ne söylemeli? Ve birden yağmur… Şakır şakır damla sesleri geliyor dışarıdan. Bir yaz yağmuru. Bu yağmurun yağacağını önceden duyduğumu hatırlıyorum. Kimden duyduğumu hatırlamıyorum. Elimde telefon. Bu kez göz ucuyla bakmıyorum. “Haydi,” diyorum kalbime yakın duran elime. “Çok hevesliydin ya telefonu alıp mesajı açmaya, haydi, ayıkla bizi bu işten.” Maç özeti bitiyor. Bir şeyler yazıyorum cevaben. Kabullenmiş bir üslup. Bir eyvallah. Yaz yağmuru bana ne zaman yaradı ki! Cevabımdan sonra ufak bir sessizlik, odada ve telefonda. Dışarıdan yağmur sesi geliyor sadece. Telefondan yağmur sesi geliyor ardından. Keşke şu mesajların hepsini tek seferde, hiç olmasa iki üç seferde yazsa da ben bu mesaj sesini bu kadar sık duymasam. Bakıyorum mesajlara. Tahmin ettiğimden farklı hiçbir şey yok. Telefon iletişimi mi kolaylaştırdı yoksa terk etmeyi mi? Yüz yüze söyleyemeyeceği yahut söylerken sesinin titreyeceği şeyleri ne kolay yazıveriyor mesajda.

Maç sonu açıklamalarına geçiyorum. Telefona bakmıyorum. Gerekmiyor. Maç sonunda yine aynı cümleler. “Kalemize gelen ilk top gol oldu, maç boyunca uğraşsak da çıkaramadık” diyor ihtiyar teknik direktör. Kalanını duyamıyorum açıklamanın. Dikkatim dağılıyor. Baştan alıyorum, yine aynı yerde kesiliyor kulaklarım. Kulak kesilemiyorum. Geçiyorum bu açıklamayı. Bir başkası geliyor. Takımın genç futbolcusu. Mikrofonu gördüğü anda doluyor gözleri. “Evet, hatalarım oldu ve bu hatalar yüzünden mağlup olduk. Çok üzgünüm. Üzdüğüm insanlardan da özür dilerim. Her şeye rağmen bana şans verenlere teşekkürler.” Böyle söylüyor. Yine geri kalanını duyamıyorum açıklamaların. Ne yaparsam olmuyor. Hüngür hüngür ağlıyorum.

Gözümü açtığımda odamı aydınlanmamış buluyorum. Telefona bakıyorum. Gelen mesaj yok. Saat sekiz otuz yedi. Bu kez odama güneş vurmuyor. Dışarıdan şakır şakır yağmur sesi geliyor. Aldırmaksızın erken kalkıyorum. Yine bir şort ve tişörtle, şemsiyemi de almaksızın çıkıyorum evden. Her şey yerli yerinde.

Yapılan Yorumlar
  • Rıdvan dedi ki:

    Emrihan Mutlu’ nun öykülerini belli bir süredir takip ediyorum. Olabildiğince akıcı ve duru bir dili var. Bu öyküde biraz kendimden bir şeyler buldum. Yine harika yazmış kral.

  • Mine dedi ki:

    Tebrikler çokkk güzel olmuş yazınız

Bir Yorum Yapın