Diploma – Fatih Parlak- Öykü

 Diploma – Fatih Parlak- Öykü

Nicedir aynı rüyayı görüyorum. Artık anlatmanın vakti geldi diye düşündüm. Yaşamımın çeşitli evreleri boyunca gördüm bu düşü. Sanrılı uykularımdan çoğu zaman böyle uyandım. Yıllar sonra bunun psikolojide bir kavram olduğunu bile öğrendim. Rüya bulmacası gibi bir şeydi. Hep aynısı oluyordu. Fakülteyi aslında bitiremediğim (birkaç dersim kalmıştı) ortaya çıkmak üzereydi ve ben son sınavları vermem gerektiğini unutuyordum. Yıllar yılları kovalamış, iş güç sahibi olmuştum ancak bu heyula rüyalarıma giriyordu daima. Bunun ansızın ortaya çıkacağının, diplomamın, işimin ve tabii tüm yetkilerimin de elinden alınacağının korkusuyla boşluktan aşağı düşer gibi hissederken buluyordum kendimi. Rüyanın etkisi bir süre daha sürüyordu tabii.
Yine o rüya. Sonunda sınav tarihleri belirlenmiş, üstelik sınav yerinin neresi olduğunu dahi bilmiyorum. Evimde, aslında başkalarının evi bu, çeşitli renklerde gömlekler ile pantolonları birbirine yakıştırmaya çalışıyorum. Olmuyor, olmayınca sahne değişiyor tabii, akrabalarımın, arkadaşlarımın bir simülasyonla oynanmış gibi değişim gösteren yüzlerinin önünden bir şeyi anımsamaya çalışıyormuş gibi yaparak geçiyorum. Güzel kızlar, yol kenarlarında beni izliyor. Onların beni izlediğini kaçamak bakışlarla seziyorum. Dost olduğum ya da düşman olduğum kişilere kırık dökük cümlelerle yaklaşıyorum. Zemin değişiyor, zaman değişiyor. Gölgeler güneşin yerini alıyor ya da karanlık aydınlığın yerini. Uçar gibi kaçar gibi binaların arasından, pervazlara tutunarak, balkon demirlerinden sekerek, ara katlarda konaklayarak, bloklara sürtünerek sınav yerinin tam ortasına düşüyorum. İşte bir düş olmasından mütevellit eskilerden tanıdığım şimdi yüzünü bile ansımadığım bir tanış bana birkaç el hareketi yaparak sahnesinden çekiliyor. Onun ardından bilgisayar hileleri oluşturulmuş arka planları andıran görünümler silinerek çekiliyor bilincimden. Kampüs kalabalığı şık bir arka fon tabii. Belki de daha önce bir şekilde karşılaşmış olabileceğim birtakım yüzler tekrar karşıma çıkıyor bu topluluğun içinde. Artarak devam eden bir gerilimle yaklaşıyorum yaklaşmam gereken noktaya doğru. Bizi, benimle birlikte belki de aynı kaderi paylaşan üç düşdaşı, üç kavruk genç bunlar, büyük bir koltuğa alıyorlar. Onlar çok daha tecrübeli ve yapılması gerekeni vaktinde yapmış kişilere benziyorlar. Karşımda beni sınava tabii tutan iki görev adamı, beni bu faşistler mi yargılayacak diye düşünüyorum ama yine de onlara tabi olmaktan geri durmuyorum. Faşist de olsalar ezberlemeleri gereken bir yığın belgeyi ezberlemişler ve formaliteleri yerine getirerek suyun başına oturmuşlar, işte ben bunları böyle böyle bir rüyanın içinde olduğumun bilincindeymiş gibi düşündüğümün farkında olduğumu düşünmeyerek neticeyi beklerken onlardan ummadığım bir yakınlıkla karşılaşıyorum. Şu kavruk üç genci eledikten sonra buna bir işlem bile yapmaya gerek yok diyor iyi polisi oynayan cümbüş kravatlı adam. Meslektaşını ikna etmeye çalışan bir havada o kadar işimiz gücümüz var bir de bununla mı uğraşacağız diyor. Bakışlarıyla destekliyor bu söylemini. Bir aşamayı geçmiş gibi ama aslında atlatıldığımın farkında olmayarak uçmaya başlıyorum açık pencerenin aralığından. Simit satan adam, not satan çocuk, el ilanı dağıtan etütçülerin üzerinden binalara doğru yükseliyorum. Yoruluyorum en sonunda, bir pencere pervazına tünüyorum. İçeriyi izliyorum bir müddet. Boş bir kanepe. Yerde çağdışı manşetler atan birkaç gazete. Bir iki kitap. Renk vermeyen bir oda. Odayı süzmeye devam ederken içeriden beyaz gömleklilerden birisi çıkıyor. Ben kendimi aşağıya bıraktığım anda beni görmediğini düşünüyorum ama kaçarken duyduğum sesler işin öyle olmadığını anlamama sebep oluyor. Kovalanıyorum. Kaçıyorum hızla, arkama bakmadan, zaten böyle durumlarda arkanıza bakarsanız vakit kaybına neden olursunuz, aranızdaki mesafe azalır ve düşmanla göz göze gelmenize neden olur bu, böylece işin büyüsü bozulur. Aynı rüyayı yıllardır görenler iyi bir rüya koşucusu olmanın kıstaslarını bilirler.
Bilir bilmez savlarla tırıvırı konuşan adamların üzerinden geçiyorum. Çöl, çayır, bataklık ve toplu konutlar birbirine karışmış vaziyette ilerliyorum. İrtifa kaybetmek üzereyken bir dönüş alıyorum, belki de yorganın ayağımın ucundan seken kısmındayım. İç çekiş ve aldanış gibi bir uyku bu. Ha gayret, devam et, uç, diye beni yüreklendiren bir dış ses varmış gibi sarınıyorum elimin altındakine.
Evlenmişim üç çocuğum var, işimin başındayım, kurumum yükselen bir değer olmuş ancak ben bilinç altımın bana yaptığı oyunlarla eğleniyorum. Küçük bir direnç noktası nedeniyle aslında tüm mesele. Çözümleyemediğim bir nokta tüm hayatımı ve düşlerimi krank mili gibi döndürüyor. Hep aynı noktadayım. Bir ya da birkaç sınav var onları atlatamıyorum her şey elimden alınacak korkusuyla uyanıyorum ya da uyuyorum. Aynı rüyayı biraz da kendim devam ettiriyorum çünkü bundan haz da alıyorum. Direnç noktasına dönüyorum. Elde edemediğim şey o. İsmini ve cismini açık etmek istemiyorum. Yetersiz hissetmeme neden olan şey. Başaramadığımı, hiçbir zaman yapamayacağımı –tüm bu yeterliliklere sahip olmama rağmen- düşünmeme neden olan şeyin ne olduğunu bilmek yetmiyor işte. Uçmaya devam ediyorum. Farklı zaman dilimleri arasında gidip geliyorum. Farklı evlerde farklı yüzlerdeyim. Akrabalarım ve arkadaşlarım, hiçbiriyle arzuladığım ilişkiyi yürütemiyorum. Bu düş bir yansıma halini alıyor belki de, krank mili çubuk krakere dönüşüyor işte. Kek yapıyorum, kraker yiyorum, elit bir insanım bunu neden kimse anlamıyor beni bir tanısanız seversiniz havalarında dolaşıyorum çatıların arasında. Bu kadar yüksekte olduğum için ulaşamıyorum belki de onlara. Ama ne yapayım uçabilmek benim sorunum değil. Ben uçuyorken onlar kaçıyor, kargalarla dost oluyorum neticede. İnmek için çabaladığımda uyanıyorum. Düş bitiyor. Ayağım yere basıyor. Yorgan dönüyor. Zil çalıyor, eteklerimde güneş rengi bir yığın yaprak, çişe doğru gidiyorum. Elimi musluğa atıyorum ağzımı musluğa dayayıp su içer gibi yapamıyorum ya yine de bir süre devam ediyor düş dünyamın sansasyonları. İşte bu sansasyon sevdası değil miydi beni kendi düş dünyamın içine hapseden? Nicedir bunu fark etmiş gibi basit olma kaygısıyla gidip geliyordum iş yerime. Basitliğin beklenilmeyen erdemine erişmek istiyordum. Fakat bu rüyalar beni gündelik hayatımın karmaşık yapısını çözmeye çalışan dedektiflere dönüştürdü. İşte yıllardan beridir gördüğüm bir başka düş. Çocukluğumun izlerini barındıran dedemin iki binadan teşekkül yerleşkesi. Ana yapı ve yanına kondurulan kaçak yapı. Gecekondu denilen o tümleşik yapının etrafını çevreleyen derme çatma bir bahçe ve Holivud filmlerindeki andıran kömürlük. El testeresi, bıçkı bıçak, çimento ve kireç gibi ıvır zıvırla doldurulmuş rafların arasında dolaşırken bulurdum kendimi. Teksas havlar, dere kenarında uçuşan kuşlar öter ve arkasını derenin istinat duvarına yaslayan kömürlük düşlerime yatak olurdu. Kaç kez kaç kere benzer rüyayı görmüştüm. Kendimi ünlü bir film yönetmeni olarak buluyordum o belirsiz zamanlarda. Kömürlük rafları dehlizleri ya da menfezleri andıran yedi sekiz parçaya bölünüyor o parçaların her birinde ülkenin en tanınmış pop starı, futbolcusu, komedyeni ve bilumum antik kuntik şahıslar benim misafirim oluyordu. Onları karşıma alıyor, kömürlüğü, dereyi, düşlerimi ve yaşanmamış ilişkilerimi anlatan bir ev sahibi oluveriyordum. Çanak çömlek oynadığımız bahçe önü, o an film sahnesine dönüşüyor onlarla kol kola girerek küçük dünyamı şenlendiriyordum. Beni tanımalarını istiyordum, anlatacak çok şeyimin olduğunu, düşlerimin, öykülerimin ve arzumun bitmek bilmediğini, yıllardır aç susuz kaldığı için bulduğu nimete hunharca saldıran bir adam gibi olduğumu durmadan yorulmadan kendimi anlatmak istediğimi onlara belirtmek istiyordum. Ancak çalkalanan bir çanakta yavaş yavaş kaybolan bir sıvı gibi görüntüler azar azar siliniyor ve o alanındaki bilindik simalar kaybolup gidiyordu gözlerimin önünden. Ben motoru çalıştırmak filmi ileri sarmak, yaşamaya devam etmek istiyordum ancak düş kapanları devreye giriyordu tabii. Devreleri atmış bir elektrik sistemi haline geliyordum.
O görüntü bir süre zihnimi meşgul etti. Yaşanmışlıklarımızı işgal eden belediye idaresine hınçlandım. Dedemin kaçak yapısı, vişne ve kayısı ağaçları, bronz kapının önüne kondurduğu tulumbası belleğimden silinmek üzere. Dedem kendini kaybetti ninem onu aramaya çıktı ve dönmedi. Amcalarım birtakım arayışlarda. Beyaz gömleklilerle ilişkilerinin olduğunu düşünmemek elde değil. Kendimi ne kadar zorlasam da çocukluk hatıralarımı canlandıran tren yolunun altındaki o yapıyı unutamıyorum. Gecelerce düşlerime dalmasının nedeni bu belki de. Nereye ve nasıl yönlendirilmesi gerektiğini bilmediğim bir öfke esir alıyor beni. Sansasyon arayışının esbabımucibesi bu olsa gerek. Rüya koşucularının arasına katıldığım bir başka gece işaretlerini edindiğim bu öfkeyi aynı yöntemle yenebileceğim zannına kapıldığım bir başka düşe dönüştü. Yüz çizgileri birbirine karışmış birkaç kişiyle döğüştüm. Sinkaflı küfürler havada uçuştu. İçlerinde beyaz gömleklilerden birileri de olabilir korkusuyla kasılıyordum ki uyanıverdim birden. Sessizliğin ve ıssızlığın ortasında kalmış gibi bir ürperti içinde yaşam belirtisi aradı bedenim. Yorgan yastık, yana yöreye sıkışmış bir el bir ayak ya da inişli çıkışlı alınan bir nefes aradım. Bir bardak su ya da başka bir şey de beni durulaştırmaya yetebilirdi. Ama birbiri ardına devam eden bütün her şey gibi düşlerim de belirli bir hız çizgisine ulaştı. Yatağa oturmak, uzanmak, gözlerimi kapatmak arzularımı ve sanrılarımı devam ettirmeye yeter hale geldi. Başımın üzerinde haleler gibi dönenen sahte bulutlar konuşma balonlarına dönüştüğünde ben düşlere dalmış oluyordum. Pencere önlerinden geçerek eski yapıların arasına dalarak ve eşrefi mahlukatı kuşbakışı izleyerek iş akışını sürdürüyordum. Ama her şeyin bir sonu vardır, rüyaların bile.
Kağıtları birleştirip doktorun önüne doğru uzattım. Arkama yaslandım, yüzündeki endişeli ifadeye odaklandım. Rutine dönen tüm işlerde olduğu gibi beni çok da önemsemediğini hissetirmekten gocunmayan bir tavırla şöyle bir baktı kağıtlara.

Yapılan Yorumlar
Bir Yorum Yapın