Bir Şeyciğin Kalmaz – Öykü – Fatma Nuran Avcı

 Bir Şeyciğin Kalmaz – Öykü – Fatma Nuran Avcı

Her akşam anlatmaktan gına geldi. Yeter artık, dedim. İşyerinde herkes hazırlığını yaptı. Biz de bitirelim şu işi, son tatbikat olsun. Müzeyyen’in pazartesi temizlik günüymüş, salı malum sallanır, uğursuzmuş. Çarşambaya da yok diyecekti. Sus, dedim. O dediğin türkü, çarşambayı sel falan almaz. Akşam yemeğinden sonra toplanacağız. Benim de bir otoritem var, değil mi ama? Böyle önemli günlerde pilavla kuru yapar. Karnım davul oldu. Çocukların da üstüne bir mayışıklık çöktü. Üçlü koltuğa sıralandık. Müzeyyen gerdanını kıra kıra salona girdi. Semiz, apak çocuklar doğurmuş gibi gururla baktı. Oğlan iki senedir aynı ayakkabıyı giyiyor. Kızın da yediği, içtiği saçlarına gidiyor. Surat kaşık, lüleler kolum kadar. Bir hizaya çekmeli uyuşukları. Orhan şef gibi ben de bağırarak,

“Hazırız, tamam değil mi her şey? Son kontrollerimizi yapalım. Sonra 10’dan geriye sayıp evden çıkacağız. Bir daha konuşmak, panik yapmak yok. Sakin sakin. Anlaşıldı mı? Şimdi anahtarlar kimdeydi?”

“Sağ cebimde evin, sol cebimde arabanınki, tamamdır baba,” deyince şaşırdım tabii. İki ekmek, bir paket tuz diyememiştir şimdiye kadar bu oğlan. Tam düşüncelere dalmışken Ayça,

“Babacım neden arabanın anahtarı abimde duracak? Her zaman, anahtarları yürütüp biraz tur atsam,” diyo. Ah hayırsız evlat Sercan.

“Oğlum, yavaş ol, yaşın kaç daha? Çalış, kazan paranı, babanın arabasıyla hava atamazsın. Vuracaksın bir yerine acemi acemi. Borcu bitmedi daha. Kredi gününde başıma ağrılar giriyor, senin haberin var mı,” diye saydırdım. Oğlan büyüyünce baba, ehliyet alınca diyor. Müzeyyen de başka akıl.

“Aaaa. Niye demiyorsun Nusret? Anacığımın gripinini verirdim. Bir şeyciğin kalmazdı. Hastalıkta, sağlıkta, diye imza attık.”

Hayatımın senedi. Mezara kadar öde öde bitmez. Hasta eden sensin kadın, hastayım desem bir bardak su verdiğini burnumdan getirensin, desem. Neyse. Konuyu güncelleştirmek, maziyi karıştırmamak lazım.

“Ne zaman konuşacağım? Dur, burası çok önemli, deyip diziden gözünü ayırıyor musun?” Hemen de bozulur.

“Seyretmem bir daha. Tamam. Bu da kabahat oldu,” dedi.

“Of ya Müzeyyen. Şimdi sırası mı? Sonra kavga ederiz. Kafa bırakmadınız insanda. Deprem çantası neredeydi?”

Sercan fırladı. Kalın perdeyi kaldırıp çantayı gösterdi.

“Sen alacaktın baba. Biz nasıl inelim bu çantayla merdivenlerden?”

Nasıl kapattılar bu fermuarı acaba? Zınga zınk dolu. Nereye gidiyoruz, bu nedir ya? Sapından tutup getirecek sandım. Nerde? Sürükleyerek zorla getirdi önüme.

“Ne koydunuz bunun içine? Ayağıma düşse kırılır yeminle. Depremden değil, çantasından öldü, diye haber olurum.”

Müzeyyen, “Konserve, büsküvi, su, tuvalet kağıdı falan. En lazım neyse işte,” diyor.

“Aç kızım, bir görelim annenin en lazımlarını. Say bakalım.”

“5 Paket ton balığı konservesi. Yani 15 adet. Her pakette 3 tane olunca. 3 kere 5, 15 ya.”

“Afferin benim akıllı kızıma.”

“2 kere 5, 10’du. 10 adet tuvalet kâğıdı. 3’lük ıslak mendil. 2 paket makarna.”

Beynime ağrı girdi. Ne makarnası, ne?

“Küçük tüple tencere de koysaydın Müzeyyen. Suyu haşlardın hemen atardın içine,” deyince yan yan bana baktı.

“Termosta sıcak su var ki.” Kadın zeka küpü.

İyice açtım çantayı. En köşeye dik şekilde koymuş. Böyle de malı kıymetlidir. Dikkatli al, aman kırılmasın, diye tembihliyor.

“Anladım ben. Bu çantayla yuvarlanırım, betona kafam çarpar. Tabii dışarısı kızılca kıyamet. Kim bakacak başımdan akan kana. Yaralı çok,” diye duygusal bir an paylaştım. Ayça ağladı ağlayacak,

“Babacım. Ölme lütfen. Seni çok seviyorum.” Müzeyyen,

“Sus kız, ne ölmesi. Başına tütün bastık mı, kan duruverir. İki karton sigara koydum, çantanın en altında, bakıver,” demesin mi?

“Çok iyi yapmışsın Müzeyyen. Tam zamanı zaten. Yeniden başlarım sigaraya.” Kadın acayip. Çok ileri görüşlü. Çok düşünceli.

“Marketler falan kapalı olursa, dedim. Tiryakilere veririz. Ne var bunda kızacak?”

“Devam et kızım. Elimden bir kaza çıkmadan bitsin şu iş,” dedim.

“Sayıyorum babacım. Diş fırçalarımız, ikili paket diş macunu. Bigudi. 12’lik. El kremi, nemlendirici.”

Deli edecekler sonunda beni. Aklımı koru Allah’m.

“Ne bigudisi? Bu kadar da olmaz Müzeyyen.”

“Ben koymadım ki onları Nusret? Kızına sor,” dedi. Kızın savunması geldi anında.

“Babacım geceden sarmayınca pırasa gibi oluyo saçlarım.”

“Biz de akıllı kızımız var diye sevinelim. Dokuz yaşında bunu yaparsa, vay halimize.” Vay benim dertli başım vay. Sercan durur mu? İntikam alacak illaki.

“Şiştin mi Ayça? Babam sana da kızdı. Ohhh.” Kalktım ayağa.

“Yok, bu iş böyle olmayacak. Tatbikat bizim neyimize. Şirkette gık demeden 30 kişi bahçeye çıktık. Sırtımızda birer sırt çantasıyla. Şu rezilliğe bak. Pansiyona tatile gidiyoruz sanki.”

“Yaz gelse de gitsek. Ne iyi olur Nusret, çok bunaldık valla,” dedi Müzeyyen.

“Dediğin lafa bak. Ben ne diyorum, sen ne diyorsun? Çok konuşmayın da sandalyeleri duvarlara dayayın.”

“Ne yapacağız babacım?”

“Şimdi görürsünüz. Kalkın ayağa. Girin masanın altına, çabuk olun. Anne karnında yatar gibi saklanın.”

“Oğlum ne yapıyorsun? Niye uzanıyorsun? Ananın dizinde yatar gibi, demedim. Hiç mi saklambaç oynamadın,” dedim. Müzeyyen başını öne eğerek masumca,

“Yok, Sercan saklambaç oynayamadı babası. Hep bu müzevir Ayça yüzünden. Abisi nereye saklansa gösterdi yerini.”

Kesin avukat olur bu kız. Her zaman haklı.

“Babacım abim de barby bebeklerimin saçlarını kesmişti,” deyince elim ayağım titredi. Masanın altına eğildim.

“Çık lan oradan. Çok para vermiştim o bebeklere zamanında. Yazıklar olsun Sercan.”

“Aaaaa. Nusret ne oluyor sana? Betin benzin attı.”

“İyi değilim ben,“ deyip kendimi koltuğa attım.

“Yemekte az yedin, ondan olmuştur. Dur, çantada bir tepsi su böreği olacaktı. Atıver ağzına bir şeyciğin kalmaz.”

Yapılan Yorumlar
Bir Yorum Yapın