Bir Garip Editör – Öykü- Mehmet Akgül

 Bir Garip Editör – Öykü- Mehmet Akgül

Dündü. Bir serçe, tel örgülerin üzerine konuverdi. Tel örgüleri; çalı çırpı, çiçek ya da ağaç dalları gibi doğal bir şey mi sanmıştı? Öyle olmalıydı. Oradan da bahçedeki gül ağacından kopup gelen arkadaşıyla pıt diye uçup gitti. Nereye ve niçin? Bilinmez ki Hayri, bilinmez. Belki de bir kitaba uçtu. Şimdi de o kitabın sayfalarında oradan oraya uçup duruyordur. Kitabı okuyanların avuçlarına konuyor, kulakları dibinde ötüyordur. İşte edebiyatın gerçekliği de buna benzer. Yazarların tel örgüleridir edebiyat. O edebiyat ki hem yazarlara hem de okuyuculara göre hayatın çalı çırpısı, çiçeğidir. Ya da insan doğasından filizlenip büyüyen, dallanıp budaklanan başlı başına bir ağaçtır.

Edebiyatın gerçek olup olmadığını sormuştun ya, işte ben edebiyatın gerçekliğini serçelerin bu tel örgülerle olan ilişkisine benzetirim hep. Bilmem serçeleri sever misin? Onlarla anın var mı? Yani hiç çocuk oldun mu? Kışın biz, çocukken, serçeleri elekle tutardık. Eleğin bir tarafını, hafif bir açıyla mağara ağızları gibi açık bırakırdık. Bunu karla elek arasına yerleştirdiğimiz küçük bir dal parçası sağlardı. Bu dal parçasına da uzunca bir ip bağlıydı. Bilirdik ki serçeler eleğin altındaki buğday tanelerini yemeye gelecekti. Gelince de onun özgürlük ve yaşam filmi orada sona erecekti. Evet, ip çekilince onun özgürlük ve yaşam filmi orada sona ererdi. Sonra da onu tutup… Orasını söylemeyeyim… Şimdi o sahneyi düşündükçe ekmek derdinden hapse düşenler gelir aklıma. Bu yüzden öykülerdeki eli kolu bağlı kahramanlar bana hep serçeleri hatırlatır. Onlar aracılığıyla edebiyatın o büyük gerçekliğine bir daha ulaşırım. Edebiyatın kurmaca da olsa gerçek olduğuna bir daha inanırım. Ve kitaplardaki eli kolu bağlı olanlara boyuna acırım, boyuna onlarla bir eleğin altında gibi özgürlüğe ve yaşama aç olarak üşür de üşürüm. Senin öykünde de bir serçe var, Hayri. Eli kolu bağlı, bir ökseye tutulmuş. Çırpınan. Buradan anlıyorum ki senin kaleminin ucu bayağı sivri. Benim kalemimin ucu da sivri ama sen bakma bana. Ben kalemimi hep kendime batırıyorum, kendime. Çünkü serçeler peşimi hiç bırakmıyor. Hiç. Derim ki yolun başındayken kaleminin ucunu fazla sivriltme, fazla sivriltme ki cümlelerine serçeler konabilsin.

Evet, senin kaleminin ucu da sivri. Maalesef öyle. Öykündeki tel örgülerin uçları da sivri. Bak, diyor ki öykündeki Neşe Hanım, “Serçeler balkonuma uğramıyor!” Böyle devam edersen ileride sen de kitabına serçeler konmayan bir yazar olacaksın. Bu yüzden Neşe Hanım’a kulak vermeni isterim. Neşe Hanım, olabildiğince serçesiz. Balkonuna serçeler gelmiyor onun. Ona biraz ağaç, biraz dağ, yeşillik, çimen falan kat… Pastoral olsun Neşe Hanım’ın yaşadığı yer ve de serçeli.

Sıkılıyor Neşe Hanım, bir gün öykünü bırakıp gidecek. Görmedin mi, nesi var, nesi yoksa toplamış; elinde bir valiz, bekliyor, bir gün çıkıp gidecek. Sana istifasını sundu sunacak. “Yeter artık, bu öykü beni mahvetti.” diyecek. Aslında tüm bunları sana diyor da ancak sen duymuyorsun! Acı çekiyor Neşe Hanım, acı. Bunu ona bilerek mi yapıyorsun, Hayri? Ne alıp veremediğin var, Neşe Hanım’la? Kaleminle tel örgüler çekip durmuşsun onun etrafına, uçları da sivri. Korkutmuşsun da onu. Her şeyden korkmuş, apartmanın en üstüne taşınmış bu yüzden. Şehirde, her yerde parmaklık, tel örgüler. Dahası, etrafında her an batırılmaya hazır, gelenekle harmanlanmış ucu sivri tel örgüler de var. Neşe Hanım, korkuyor, Hayri, korkuyor, ayrıca yorgun da. Her gün yürümekten yorgun, her gün korkmaktan yorgun. Onu askerler gibi yürütmüşsün, hayat kavgası deyip yürütmüşsün. Kalemini ona karşı bir kırbaç gibi kullanmışsın. Hayat böyledir, diyeceksin. Belki ama Neşe Hanım, öykünde bir defacık bile ağaç altına oturup dinlenememiş. Bir defacık bile dalda şöyle güzelce şakımamış. Bütün bunlar biraz fazla değil mi? O da mı Ömür Hanım olsun istiyorsun? Yetmedi mi bunca Ömür Hanım, Hayri? O, Neşe Hanım olsun, Hayri, Neşe Hanım. Bırak, bir dalda gönlünce şakısın.

Bak, her şeyini toplamış, elinde valizle bekliyor. Gidecek, ben sana söyleyeyim Hayri, Neşe Hanım gidecek… Neşe Hanım giderse senin öykünde de bir yenik olacak. Diğerlerinde zaten yeterince var. Herkes yenik. Herkes yeniklerini sayıp dökmüş. Masam, Yenik Ahmetler Tarihi yazılarıyla tıka basa dolu. Tutamıyorum da onları masada. Burada bile yeniliyorlar. Masadan kayıp düşüyorlar. Herkes hayattan alacağı öcünü karakterlerden mi alıyor, ne? Onların suçu, günahı ne, Hayri? Yaşayanlar başaramadıysa külfetini niye onlar çekiyor? Hayat böyle diyeceksin… Öyleyse eğer ben de diyebilirim ki edebiyatçılar ne kadar da yanlış bir hayat seçmişler. Ne kadar da acılı bir hayat! Evet, sanırım hayat böyle.

Ben böyle söylenince mi yaptın o şeyi, Hayri? Ah, güldürdün beni, Hayri, çok güldürdün. Yaptığın o şeye çok ama çok güldüm. Allah da seni güldürsün. Neşe Hanım gülmedi ama bak, hiç gülmedi. Sen öyle yapınca daha da somurttu. Neşe Hanım’ı tüm öykülerin öykü güzeli seçmek, öykü güzeli ilan etmek de nereden çıktı? Neşe Hanım’a rüşvet verdin ha, onu bugüne kadar yazılan öykülerdeki en güzel kadın olarak seçtin ha!

“Size bugüne kadar yazılan öykülerdeki en güzel kadını anlatacağım.” demişsin, devamında da, “O tescilli bir öykü güzelidir, ona güzellik tacını Altın Edebiyatçılar Birliği Başkanı Olric taktı…” demişsin. Buna güldüm de güldüm.”

Bunu neden yaptın, Hayri? Yoksa sen Neşe Hanım’a aşık mısın? Haydi, haydi, benden saklama. Ondan mı ona yaptığın bütün bu eziyetler? Ah, Hayri, ah! Yoksa gerçek hayatta kimseyi bulamadın da… Neyse oraya girmeyeyim…

Söyle, ona âşıksın, değil mi, Hayri? Sen gidip de öykündeki kahramanına mı sevdalandın? Vah zavallı çocuk, vah! Vah zavallı Necdet, vah!

Ben de diyordum, ikide bir Hayri, böyle niye hep Neşe Hanım’ın ellerinden, gözlerinden, saçından; onun o süt beyazı yüzünden, teninden bahsedip duruyor? Taksiye biniyordun, Neşe Hanım. Yürüyordun, Neşe Hanım. Sanki Ayten! Sanıyordum ki sen Neşe Hanım’ın portresini betimliyordun. Ah, kafama s…çayım, ben! Bunu daha önce nasıl da anlamadım, Hayri! Sen Neşe Hanım’a delice âşık olmuşsun, onu delice seviyorsun… Olmaz Hayri, olmaz. Öykündeki kahramanla aşk yaşayamazsın, bu, hiç de etik değil. O sana aitse niye herkese ilan etmek için yazıyorsun ki? Yazdın mı o herkesin olur, sadece senin olmaz ki? Şiir olsaydı belki ama seninkisi öykü, Hayri, öykü! Hem aşk devirleri çoktan geçti. Çoktan… Geçemedi mi? Ne zaman aşk üzerine tutkulu bir şeyler karalasam çevremdekiler, “Kalemini herhâlde bit pazarından almış!” diyor. Yanlış mı, geçmedi mi, Hayri?..

Annen ne diyecek peki, buna? Haydi, annen olayı, senin hatırına kabul etti diyelim, Neşe Hanım’ı kimden isteyecek? Allah’ın emri, peygamberin kavliyle öykü kahramanımız Neşe Hanım’ı, yazarı, oğlumuz Hayri’ye istiyoruz… Kim cevap verecek buna? Edebiyat tarihçileri mi, Türk Dil Kurumu mu? Sen de haklısın, eğer ki buradaki amacın Neşe Hanım üzerinden tüm o edebiyat kahramanlarıyla akrabalık tesis etmekse… Ama bu akrabalık işi öyle olmaz ki? Anna Karenina, Madam Bovary, Kürk Mantolu Madonna falan demişsin, yanına da Neşe Hanım’ı yazmışsın. Olmaz, Hayri, olmaz. Kalbini kırmayayım ama onlar yüksek sosyeteden… Bildiğin yüksek sosyeteden… Senin Neşe Hanım’sa… Neyse devamını getirmeyeyim…

Ayrıca yeri gelmişken baştan söyleyeyim, Hayri. Neşe Hanım’ı sana vermezler. Boşuna heveslenme. Kerem’e Aslı’yı vermediler. Mecnun’a Leyla’yı vermediler… Hayri’ye de tutup Neşe Hanım’ı verecek değiller ya! O işler öyle kolay değil. Daha sen, dünün ağzı süt kokan çocuğusun, Neşe Hanım’ı sana verirler mi? Tüm Neşe Hanımlar, tapusuyla onların şu an. Onlardan zor alırsın onu. Burada başka bir şey de diyecektim ya, terbiyem bozulmasın diye söylemiyorum.

Sen bilmezsin onları… Edebiyatın ağaları sana onu yâr etmez. Edebiyat eleştirmenleri sana bin bir türlü kulp takar. Anandan emdiğin sütü burnundan getirirler. Demedi deme. “Siz benim Neşe Hanım’ın güzelliğini, onun öyküsünü bir de benim gözümden görün,” dersin ama sana kimse kulak asmaz. Seni tutup kitap çöllerine salarlar, döne döne durursun, bir güzel Neşe Hanımcık için, bir güzel öykücük için. Alageyik filminde görmedin mi? Seni çağırır ve vururlar. Seni edebiyata çağırır ve vururlar… Sana hem gel, gel yaparlar hem de seni vururlar. Seni vururlar, Hayri, vururlar. Adın Serçe Hayri’ye çıkar, böylece boy(u)nun ölçüsünü alır, yine eski yerinde, okuyucu köşesinde oturup kalırsın! Köşebaşını tutanlar, kurşunla değil ama iki kıytırık sözle seni vururlar, Hayri. Demedi deme. Neşe Hanım’ı sana yâr etmezler. Onu sana yedirmezler. Senin Neşe Hanım’ı doğduğuna bin pişman ederler. Dile düşer Neşe Hanım, dile… Onların sofrasına ikiniz birlikte gülünç bir meze olursunuz.

Hem Neşe Hanım’ın istediği aşk meşk değil ki Hayri. Sadece huzur. Anlıyor musun sadece huzur. Kitaplardaki, şiirlerdeki kadınlar aşklardan yoruldu, Hayri. Bitap düştü. Bunu anlamalısın. Yorgunlar artık. Kalbini alan, senin gibi getirip kitaplara, şiirlere bıraktı. Kitaplar, şiirler aslında birer kalp mezarlığı, Hayri, kalp mezarlığı. Okuyucular da birer kalp cerrahı!

Ah, Hayri, son düzeltmeyle benden güzel haberler bekliyormuşsun. Bekleme, derim çünkü ben gerçek editör değilim. Ben sahte bir editörüm. Al işte sana güzel bir öykü konusu! Gerçek editör, isimsizlerin yüzüne bakmaz ama ben bazen bakarım. Çünkü editörün e-postalarına erişimim var. Bazı öyküleri okurum da. Öyküsünü gönderen isimsiz ısrar ederse de onu kırmayıp onunla yazışırım. Ki bunu sana başka bir e-posta gönderdiğimde anlamalıydın ama anlamadın; çaylaktın, toydun çünkü. Ama ne yalan söyleyeyim, senin öykünü sevdim. Neşe Hanım’a hele bayıldım ama bil ki öykün asla yayımlanmayacak. Neşe Hanım’ın yayımlanmayacak. Eee, tüm o yazdıklarınız, diyeceksin. Ne yapayım, sen ısrar ettikçe baktım, muhabbet de iyi, ben de sürdürdüm. Gerçek edebiyatmış, serçelermiş, sivri kalemlermiş… Onların hepsi benim zırvalamalarım. Kusura bakma. Dediğim gibi seni edebiyata yaklaştırmazlar, Hayri. Bu işler öyle kolay değil.  Neşe Hanım’ı sana yâr etmezler. Onlarda  binlerce Neşe Hanım var. Kendi Neşe Hanımları dururken senin Neşe Hanım’ın yüzüne dönüp bakmazlar bile. Aşkı anlattığın için de tutar senin kalemine bit pazarından alınmış muamelesi çekerler! Çaycılara çektikleri gibi! Kendileri bayağı yeni ya! Ama sen buna takılma. Kalemin bence orijinal. Ucu da bayağı sivri. Burada tekrar sahte editöre döndüm gibi, affola!

Ne geçiyor içimden biliyor musun? Neşe Hanım’ın o valizini alıp onların kafasına çalmalı. Vur Neşe Hanım, vur, demeli.

Bu, benim için, deyip vurmalı, Neşe Hanım.

Bu, Hayri için deyip vurmalı.

Bu da valizleriyle, dosyalarıyla kapınızdan kovulan tüm Hayriler için deyip vurmalı.

Vurmalı da vurmalı… Öylece rahatlardık, değil mi, Hayri Bey? Evet, Hayri Bey! Serçelere gelince onların eline düşen çok az serçe yaşıyor, çok az. Ama yok mu dallarında şöyle şakır şakır öten bazı serçeler… Onlar var ya, onlar… Bence siz de onlardan birisiniz. Bir gün eminim ki sesinizi duyuracaksınız.

Kalemimin ucu bayağı sivriymiş, değil mi? Dedim ya, ben kalemimi kendime batırırım. Bu itirafımla da kalemimi yine kendime batırdım. Sizin adınıza çok üzgün olduğumu söylemeliyim. Size gerçekten yardımcı olamayacağım. Kusura bakmayın. Lütfen, tüm bunlar aramızda kalsın. Ben sahte bir editörüm. Sahte. Editörün yanında çalışan biri. Benim edebiyatım da bu. Ama siz yine yazmaya devam edin ve kaleminizin ucunu da sivriltmekten vazgeçmeyiniz. Bugün olmadıysa da yarın, kaleminizin gücünü anlayacak birileri elbet çıkacaktır.

Neşe Hanım’a selamlarımı iletin, lütfen… Serçelere de aman dikkat!

Muhabbetle kalın…

Yapılan Yorumlar
Bir Yorum Yapın