Bir Adet Öykü Ödülü, İki Adet Öykü Kitabı Sahibi, Yılların Öykücüsünden Öykü Notları!

 Bir Adet Öykü Ödülü, İki Adet Öykü Kitabı Sahibi, Yılların Öykücüsünden Öykü Notları!

ÖYKÜ NEDİR, NASIL YAZILIR, NASIL YAZAR OLUNUR SORULARI ETRAFINDA ŞEKİLLENEN KISA NOTLAR

(SÜREKLİ GÜNCELLENECEK)

Öncelikle, bu sayfayı neden oluşturduğumu açıklayayım.

Günlük yazmayı hep istedim ama bir türlü olmadı. Ya gün gün yazamadım ya da yazı araçlarını bir türlü elimin altında bulamadım. Üstelik kim okuyacak onları değil mi? Yazarken ve yayımlarken, içten içe, hiç tanımadığımız uzaktaki bir arkadaş ile mektuplaştığımızı düşünürüz. Belki de tüm edebiyat tarihi bu zan üzerine kurulmuştur. Bu sayfa aracılığıyla, benim gibi öykü üzerine düşünen, öykü kuramını araştıran, öykü nasıl yazılmalıdır, öykü ne anlatmalıdır diye kendini yiyip bitiren meraklı okurlarla ya da okuryazarlarla arkadaşlık yapmış olurum diye düşündüm. Ne de olsa burada yazılanlar kaybolmuyor, silinmiyor ve her gün yazmak zorunda değilim. Aklıma estikçe, yazmak istedikçe güncelleyeceğim bu sayfayı. Hem zaman kazanmak hem de motivasyonumu kaybetmemek için kısa notlar tutarak ilerlemek istiyorum. Bu notları oluştururken ikinci bir amacım da yazarak düşünme pratiğini edinmek istemem. Nicedir içimde dönüp dolanan kurgusal metinlerin dışında farklı bir türde yazma hayalim de gerçeklik kazanmış olacak. Ne yalan söyleyeyim öykü üzerine günlükler yazan, notlar paylaşan çeşitli yazarlara da özenmiyor değilim. İster kurgusal ister diğer türlerde olsun, yazmak başlı başına bir keyif işi. Üstelik zaman içerisinde (ki burada yazmanın en büyük avantajı bu olacak) değişimleri, yanlışları, yanılgıları görmek de başka bir keyfi olacak işin. Şunu da eklemeden geçmeyeyim. Bilgiçlik taslamak değil niyetim. Yalnızca gün içinde, evde, işte, sokakta düşünüp durduklarımı kayıtlı bir ekran üzerinde görmek istiyorum ve tabİi, yazdıklarım yalnızca beni bağlar. Eleştirmeyi seven ama eleştirilmek istemeyen bir toplumda yaşıyoruz. Bu nedenle şimdiden belirtmek isterim ki burada yazdıklarım belki kendimce vereceğim tavsiyeler benim bu işi çok iyi yaptığım ya da yanlışlarımın olmadığı anlamına gelmiyor. Dediğim gibi, bir yerlerde uzak ya da yakın bir yerlerde, bir arkadaşla mektuplaştığımı düşünerek yazıyorum tüm bunları. Öyküsever bir arkadaşla…

1

Nasıl yazar olunur ya da yaratıcı yazarlık başlıklı onlarca kitabın yerine Tolstoy’un Sanat Nedir kitabını okumak yeterli olabilirmiş. Öykü, roman ve diğer sanat dalları ile ilgili birçok soru bu eserde cevabını buluyor. Peki neden Tolstoy? Anna Karenina, yetmez mi?

2

YARATICI YAZARLIK KURSLARI YA DA EDEBİYAT ATÖLYELERİ NE İŞE YARIYOR? YA DA YARIYOR MU? Bilmiyorum, bu tarz bir etkinliğe hiç katılmadım ama reklamlarına çok maruz kaldım. Bu tarz etkinliklerin bir faydası oluyor mu? Elbette oluyordur, bu kadar insan, düzenleyeni, katılımcısı, yanılıyor olamaz. Siz nasıl bir fayda bekliyorsunuz? Bu soruyu sormak daha önemli gibi. Ben bu etkinlikleri benim de bu sayfayı oluşturmamdaki gibi daha çok, bir iletişim aracı olarak görüyorum. Yazan, yazmak isteyen ya da yazdıkları belirli bir olgunluğa ulaşan kişilerin tanışıp kaynaşmasına, birbirlerine ürünlerini okutmasına yarayan bir araç. Bu etkinliklerle ilgili çok şey duydum çok şey okudum ama bizzat hiç katılmadığım için yanlış bir şey söylemek istemem. Böyle bir etkinliğe katılmak için maddi imkanınız ve zamanınız varsa deneyebilirsiniz elbet.

3

Notları belirli bir anlayışla ya da belirli bir sırayla yazmıyorum. Ya da bir şeyi bir düşünceyi kanıtlamak için yazmıyorum. Oturup düzenli bir şekilde de yazmıyorum. Bu işin büyüsünü bozar diye düşünüyorum. Anahtar kelime ‘’öykü’’. Edebi bir tür olarak gördüğüm için hikâye yerine öykü kelimesini kullanıyorum. İdeolojik bir tercih değil bu. Ki her şeyin ideolojik olduğunu,  hiçbir şeyin ideolojilerin dışında kalamayacağını savunanlar bunu kabul etmeyeceklerdir biliyorum. Ben öyküyü kavram olarak hikâye kelimesinin önünde görüyorum. X yazardan güzel bir hikâye okudum demenin hiçbir sakıncası yok. Ancak ben notlarımı öykü kuramını baz alarak yazacağım.

4

KÖTÜ DÖNEMLER OLUR: Bazen eli yüzü düzgün bir şey yazamazsınız. Uzun bir süre elinize kalem almadığınız (kim alıyor ki artık kalemi eline) olur. Yazdıklarınızın yayımlanmadığı ya da hangi dergide yer almanız gerektiğine karar veremediğiniz, bir türlü içinden çıkamadığınız sorunların olduğu dönemler olur. Yazdığınız berbat şeyleri kendi kendinize okuyup şaheser sandığınız dönemler olur. Bunlar hep olur. Peki nasıl çıkılır bu buhranlı zamanlardan? Pes etmeden, okumaya ve yazmaya devam ederek. İnat ederek. İnatçı keçiler olun.

5

Bu notları planlayarak yazsaydım herhalde şu cümleyle başlardım: Kimse size nasıl yazacağınızı öğretemez. Evet, öğretemez. Yazarlık, diğer birçok meslek gibi tesisatçılık gibi mesela, yalnızca yapılarak öğrenilir. Yaptıkça, yanıldıkça, hata yapma oranınız azalır. Bakın, oran azalır dedim. Hata yapmazsınız demedim. Hep birlikte hatalar yapmaya devam edeceğiz. Güzel kullanışlı hatalar yapabiliriz.

6

Peki yukarıda yazarlık dedim. Meslek olarak adlandırdım. O zaman bu bahsi açalım. Ben yazarı nitelikli ürünler ortaya koyan kişi olarak kabul ediyorum. Herhangi bir sebeple kelimeleri ve cümleleri yan yana dizen kişi değildir yazar. Daraltırsak (çünkü öykü notları diye başladık bu işe) nitelikli, estetik değeri bulunan öyküler yazan kişiyi öykü yazarı olarak kabul ediyorum. Aynı şekilde şiir, roman, deneme, eleştiri, anı, ya da anlatı da yazabilir sözünü ettiğimiz nitelik düşkünü bu zat. Belki de herhangi bir tür koşutlaması içine giremeyeceğimiz yaratıcı metinlerle ortaya çıkacaktır bu kişi. Olabilir.

7

İşte size bir seçenek. Bunların hepsi, bütün bu yazılanlar, kurmaca bir metne dönüşebilir. Yedinci notla birlikte bize çeşitli numaralar çeken bir anlatıcı ile karşılaşabiliriz. Beklenilmeyen bir öykünün ilmek ilmek dokunmuş bölümleriydi belki de önceki notlar. O zaman beşinci maddeye dönersek, biraz da eksik kalan yönünü vurgulayarak o maddenin: Yazmanın kuralı olmaz. Kuralları siz belirlersiniz. Metniniz nitelikliyse o bir kurala dönüşür. Kural kırıcı bir krala.

8

ŞANSINIZI FAZLA ZORLAMAYIN. Plansız yazıyorum dedim ancak bugün üst üste geldi notlar. Bir önceki notta şık duruyor gibi gözüken bir son cümle var. Belki de gerçekten öyledir. Bilemiyorum. Neden bilemiyorum çünkü eğer öykü yazsaydım tekrar tekrar okuyup gerekirse düzeltirdim, olmazsa tamamen çıkartırdım o cümleyi. Ancak öykü notları yazıyorum ve örnek olarak orada kalmasını istiyorum bu cümlenin. Zamanı gelince başka bir maddede detaya gireceğim bu örnekle ilgili. Şimdi yatma zamanı.

9

Kelime seçimi inanılmayacak ölçüde önemlidir. Hele de öykü yazarken. Çünkü öykü dildir. Bakın çok az konuda bu kadar emin olabilirim. Öykü, dil demektir. Örneğin yukarıdaki notta ‘’şimdi yatma zamanı’’ dedim. Bu tip muğlak cümlelerle kurulu bir öykü berbat bir öykü olmaya adaydır. Çünkü anlaşılmıyor. Yapmak istediğim şeyi ya da kafamda kurguladım ifadeyi doğru bir şekilde yansıtamadım oraya. Aslında ben, yoruldum, uykum geldi, bilgisayarımı kapatıp uyumak istiyorum demek istemiştim. Ancak eski haliyle o kadar farklı anlamlara açık bir cümle oluyor ki… İki örnek vermekle yetineyim, uzar gider yoksa. Birincisi, üstü kapalı bir şekilde artık bu notları yazmayacağım gibi bir anlam çıkıyor. İkincisi, tembellik yapmaya gidiyorum gibi bir anlam çıkıyor belli belirsiz bir şekilde. Üstelik kimin yatma zamanı? Bu notları yazanın mı yoksa okuyanın mı? Size, hadi gidin yatın der gibiyim. İki örnek verecektim ancak daha bir çok şey geliyor aklıma. Şimdilik bu kadar yeter. Kelime seçimi, cümle kuruluşu ve dil yanlışları ile ilgili daha bir çok not yazacağımı tahmin ediyorum.

10

BU BİRAZ UZUN BİR NOT: Beğenilerimiz zamanla değişebilir. Okuduğumuz kitaplar, seçimlerimiz değişebilir. Olaylara bakışımız değişebilir. Olayların içinde ya da dışında olmak isteyebiliriz zamanla. Peki, bizim bir okur olarak beğenilerimiz nasıl oluşuyor? Beğendiğimiz kitapları gerçekten beğeniyor muyuz? Yoksa önemsediğimiz, saygı duyduğumuz isimler beğeniyor diye biz de beğeniyormuş gibi mi yapıyoruz. Ya da mış gibi yapmıyoruz da muhtemel bir etki alanının içinde mi yaşıyoruz? Kitapları bize kafalayan bir örgüt var ve biz bu örgütün suç mahallindeyiz belki de. Ben kendi adıma söylüyorum tüm bunları. Hiç kimseyi yargılamıyorum, hiç kimseyi eleştirmiyorum. Deneyimlerimden yola çıkıyorum. Çeşitli kitapevlerinde çalıştım. Kitap satıcısı oldum, alıcısı oldum. Kitap taşıyıcısı oldum. Kitap okudum. Kitap yazmaya çalıştım. Kitap dergisi çıkarmayı düşündüm. Kitap tanıtım yazısı yazdım. Kitap attığım da oldu kapıya, çöpten kitap topladığımda. Her zaman bir soru vardı kafamda. Kim öneriyor bize bu okuduğumuz kitapları, beğeni algımızı kim şekillendiriyor? Bu örgütün yöneticisi kim? Bu çok büyük bir örgüt ve bizim peşimizde. Diyelim ki ben ideal bir okurum. Nitelikli bir okur. Beni ağına düşürmek için elinden geleni ardına koymuyor bu örgüt. Zihnimi parsellemek için bin bir numara çekiyor bana. Teşkilatının en has adamlarını benim üzerime gönderiyor. Belleğimin şehrine bir ev, bir sokak, bir cadde inşa etmek istiyor bu adamlar. Peki bunu nasıl yapacaklar? Tüm örgütlerin işleyişi aynıdır. Yöntemler biliniyor ve bakidir. Bu yollar yürümekle aşınmaz. Bunu bilirler. Esas mesele bu değil. Meselenin masal tarafını anlatmaya gerek yok. Benim sorum şu. Ben bundan nasıl kaçabilirim? Bu işgal ve iğfalden. Kendimi nasıl savunabilirim? Mümkün mü? Düşünüyorum. Bir yolunu bulabilirim. Aşınan yollarının kenarından geçebilirim belki. Yolların üzerinden uçabilirim. Kendi masalımı yazabilirim belki. Ya da en iyisi en makbul olanı bir Tony Montana olmalıyım. En çukurdan en tepeye. Zamanla Montanalık’tan vazgeçerim belki de. Bir Donnie Brasco olabilirim.

11

Hadi, yine bir bağlantı kuralım. Bazen yukarıdaki gibi iyi görünen ancak öykü olarak niteleyemeyeceğimiz bir metin çıkarırsınız ortaya. Günümüzde bir çok dergi ya da yayınevi tür sınıflandırması yapmadan ya da adını koymadan metinler yayımlıyor o ayrı bir konu. Ben başka bir şeyden bahsedeceğim. Yazdığınız her şey öykü olmak zorunda değil. Her şey tamamına ermek zorunda da değil. Bazen kafanızda bir fikir dolaşır, sizi rahatsız eder, birileriyle konuşmak istersiniz ya da bu imkanı bulamaz onu kağıda aktarırsınız. Ona öykü demek zorunda değilsiniz. Kafanızdakini attınız ve rahatladınız. Sonuçta niçin yazıyorsunuz ki? Çoğu kişi, ben kendimi de bu gruba dahil edebilirim, kafasını dağıtmak için yazıyor, bazı fazlalıkları atmak için. İşte böyle bir metin ortaya koymak daha sonra yazacaklarınız için gereksiz yükler taşımaktan kurtarabilir sizi.

12

Hedefi tam on ikiden vurmaya hazır mısınız? O zaman ciddi meselelere başlayalım. BİRİNCİ SORU ŞU: ÖYKÜ NE ANLATIR? Ben burada doğanın kanunu gereği tamamen kendi anlayışımı yansıtmak zorundayım. Bana göre öykü, yaşamın bir dilimini yansıtır. Küçük bir dilim de olabilir bu, devasa bir dilim de. Peki nasıl yansıtır? Bütün dilimlerin ya da daha çok kullanılan şekliyle ‘’an’’ların da bir başlangıç ve bitiş çizgisi vardır. Önemli olan (işte sanat ve üslup burada konuşur) bu dilimleri mantık çerçevesinde (burada mantık kavramını açıklamak istemiyorum sonra belki) ve okuyan kişi de bir olmuşluk hissi yaratacak biçimde verebilmek. Olmuşluk ya da tamamlanış diyelim buna. Benim de zaman zaman zorlandığım konulardan birisi. Bu tamamlanma anına karar verememek. Giriş gelişme sonuç zırvalıklarından başka bir şey bu. Bu zorluğu nasıl aşabiliriz? Benim düşüncem şu: aslında metin, ilk cümlesinden itibaren sona doğru yaklaşır, öykünün hikâyesi anlatılırken eğer tökezleme olmazsa zaten en doğru ve en etkili son kendini ortaya çıkarır. Burada dikkat ederseniz öykünün sonunu getirmek ya da getirebilmekten çok bir bütün olarak öykü tutarlı mı, doğru örülmüş mü sorusu ortaya çıkıyor. Gömleğin ilk düğmesini doğru iliklersek arada ve sonda yanlış yapma ihtimali azalır. Peki, şimdi hemen bir ampul patladı zihinlerimizde. O vakit, esas önemli olanın ilk cümle olduğu ortaya çıktı. Peki o ilk cümleyi nasıl yazacağız? Bence eğer anlatılacak bir hikâye varsa ya da o hikâye beni anlat diye çırpınıyorsa atılmalıdır ilk adım. (Ben çalışarak, planlayarak öykü yazma taraftarı değilim, bu şekilde yazdığım zaman keyif de almıyorum.) Peki, ilk adımı atarken dümdüz bir adım atmak ister misiniz? Siz yürürken parke taşlarının çizgilerine basmamak için şekilden şekile girenlerden değilseniz bu notları okumazsınız ki zaten.

13

On üç uğursuz bir rakam mı? Bir anket yapsak herhalde yüzde elliden fazlası evet diyecektir. On üç uğursuz bir rakam falan değil. Bir yazar olarak olaylara bilimsel yaklaşmak gerekir. Toplum içinde kabul gören benimsenmiş ya da kulaktan kulağa yayılan buna benzer birçok safsata var. Yazar safsatalarla laf salatası yapan bir karaktere dönüşmemeli. Beni bir öykü okuru olarak en çok rahatsız eden durumlardan birisi bu tip öykülerle karşılaşmak. Maalesef bize öykü başlığı altında sunulan metinlerin çoğunda yanlış bilgiler hatalı-zorlama tespitler veya çarpık söylemler yer alıyor. Öykü yazarı ya da yazar ne anlattığının farkında olmalı. Kullandığı kelimeleri özenle seçmeli. İfadeler açık ve anlaşılır olmalı. Bu çok uzun bir konu. Daha birçok mesele ile ilintili. Öyküde üslup ya da öykü ve üslup başlığı altında başlı başına bir yazı konusu olabilir. Böyle bir yazı yazar mıyım bilmiyorum ancak notlarda yer yer bahsedeceğim. Çünkü bu konuya kafa yordum zamanında ve belki de birçok öykü yazarı gibi üslup kavramını ya da onunla ilintili olan özgünlük kavramını çok yanlış anladığımı sonraları fark ettim. Belki bir sonraki notta belki de çok sonra bu durumu ele alacağım.

14

Bu notları yazarken ne kadar da rahat yazdığımı fark ettim ve şaşırdım. Günlük yazmayı hep istediğimi ancak yapamadığımı açıklamıştım daha önce. Yazamamamın bir nedeni de yazacak bir şey bulamamam ya da bulsam bile yazmaya değecek nitelikte olmadığını düşünmemdi. Bu kez öyle olmuyor. Kolaylıkla yazıyorum çünkü öykü ile ilgili ne kadar çok şey biriktirdiğimi fark ettim. Bu konuda birçok konuda olmadığım kadar özgüven sahibi hissediyorum kendimi. Yıllar boyu öykü düşünmüşüm, hayali bir öykü salonunun içinde dolaşıp durmuşum. Öy demeden öykü geliyor zihnime. Hatta neredeyse en büyük hayali öykü olmak isteyen bir karaktere dönüşmüşüm. Etten kemikten bir öyküyüm ben. Daha neler neler. Bu on dördüncü not biraz uğursuz mu oldu sanki?

15

‘’Kısa bir sessizlik oldu.’’ Bu klişe cümleye birçok metinde rastlıyorum. Bu ve bunun gibi klişe ve muğlaklık barındıran ifadeler hem okuru metinden soğutuyor hem öykünün atmosferini silikleştiriyor hem de özgün bir üslup ortaya konulmasını güçleştiriyor. Kısa bir sessizlik… Ne kadar kısa? Bir kelebeğin kanat çırpışı kadar bir süre mi mesela? Ya da bir atın şaha kalkışı kadar bir süre mi? Beş saniye mi yoksa yedi dakika mı? Bir çeyrek saat mi? Bu tarz ifadelerle yazdığım öyküleri düzenledikten sonra karşılaşınca aman Allah’ım nasıl kaçırmışım gözümden diyorum. Tekrar tekrar okuyup gerekli düzenlemeleri yaptıktan sonra yine de benzer ifadelerle karşılaşabilirsiniz. Bilirsiniz, bir öykünün her kelimesi her cümlesi altın değerindedir. İşte, o altınları metnin içinde kirli paslı bir şekilde bırakmamalı insan.

16

DEVAM EDECEK

Yapılan Yorumlar
Bir Yorum Yapın