Bebek Yokuşu – Öykü – İskender Kardaşlar

 Bebek Yokuşu – Öykü – İskender Kardaşlar

İçinden bir şey çıksa. Bu yazının içinden bir şapka… Şapkada bir tavşan. Tavşanda tüyler. Tüylerde ellerim. Avuçlarımı ısıtan kalp atışı… Hiç üşümese kelimelerim. Üşütmese kulakları.
Aklım yerinde olsa. Senin yerinde olsa. Sen düşünsen,
ben düşünmesem. Sen düş olsan, ben gerçek.
palyaço

Bebek Yokuşu

Tozlu ve kedili sokakta yürürken başsız ayaklarına rastlamak nerden aklıma gelecekti?

O sırada, mahalledeki bütün arkadaşların aşkı Deniz’in, gözlerini, yosun kokusunu ve sardalyanın tuzunu özlüyordum. Bir de, gece on birde açan küçük içki dükkanındaki, deniz gözlü sessiz adamın, sessiz para alışını. Daracık dükkandaki onlarca içki şişesini… Şişelere rağmen ekmek göremediğimi…

Ufak rakı almıştım. Seninle yokuşun inişinde karşılaştım bebek. Benimle eve geldin. Bilgisayarımın sol tarafına oturttum seni.

Dinlen biraz. Yorulmuşsun. Sol yeninde derin bir yırtık var. Sağ yenin geriye kıvrılmış… Bakacak gözlerin bile yok. Konuşmadın hiç. Haklısın, gözsüz nasıl konuşacaksın ah bebeğim…

Ben seninle konuşurum.

Bulduğumda kirlenmişti elbisen. Renklerine bayıldım yine de. Ayakların kocaman.
Takılmıştım, fark ettim.
Sen bir palyaço olabilirsin biliyor musun?

Evet evet, cıvıl cıvıl renkler, koca ayaklar…
Peki herkesi güldüren başın nerde bebek?
Gözlerin nerde?
Onun için mi mutsuzsun? Gözlerin yok diye mi, güldüremediğin için mi… Cevapsız çok soru var sende.

Neden sokaktasın, neden yalnızsın, neden başın yok?

Biraz ipucu versen…
Hadi ellerini oynat. Evet için, sağ elini yukarı kaldır. Hayır için, sol elini… Eğer uzaklaşırsam konudan,
koca patilerini birbirine vur. Olur mu?

•••

Kıpırdamadın hiç.
Yarın Selim Abi’ye gidiyoruz öyleyse.

Yarın.

Selim Abi.
Eğer insan neslinin nasıl olup da buğdaydan un elde ettiğini, füzelerin yerçekimine nasıl karşı koyduğunu ve bilgisayarın işletim sisteminin nasıl işlediğini düşünmediyseniz hiç, sizin de bir Selim Abi’niz olması gerektir.
İyi niyetle de olsa, bilgisayar işletim sisteminin neyi işlettiğini sormamalısınız. Selim Abi, bu tür sululuklardan hiç hoşlanmaz. “Nankör” der, ola ki biri sululuk yaparsa. Farsça’da ekmek hakkı bilmeyen anlamına gelirmiş nankör…

Çalışma masasında her zaman bir ekmek bulunur. Uygarlığın başlangıcını ekmeğe yaslayanlardandır. “Barış kısa süreli de olsa ekmek sayesinde elde edildi.”
“Et için savaş, bir süreliğine bu ekmek sayesinde unutuldu.”
Et bulunmaz olunca, ekmek için savaşmadı mı insanlar Selim Abi? Bunu sadece düşünebilirsiniz.
O, gerisini kabul etmez.

Fırından yeni çıkmış bir ekmeği Selim Abi’ye götürdüğümde, gözleri parlar. Bana bakmadan, “İşte!” der. “Un ve su birbirlerine sevdalandı, hamur oldu,
geri dönmemek için ateşe atıldı.
Yani evlendiler derim içimden. Gülerim. Yüzümde bir değişiklik olsa, fark eder sorar. Yalan söyleyemez, nankör olurum.

Un ve su evliliğinin doğru olup olmadığını Selim Abi’yle tartışamazsınız. O, hemen hemen her şeyi bilir ve ekmeğin kokusunu sever. Ben de ekmeği severim. Suskun kalırım bu yüzden.

Ekmeğin kabuğunu daha da çok sever. Bir gün, sadece ekmek kabuğu yapan bir fırın bulursam, nerde olursam olayım, Selim Abi’ye bunu yetiştireceğimi biliyorum. Tahmin edemez kabuk ekmeğin üretildiğini.
Haklı…
Öyle şey olur mu?

Ancak, kabuk ekmeği gördüğünde de şöyle der;
“İşte, sonunda yaptılar, beni ciddiye aldılar.” Ekler sonra, “Doğrusu budur bu işin…” Sen, kabuktan bir ekmek yapmayı düşünüp, önermiş miydin Selim Abi? diye sormak ne mümkün… Hele hele; Selim Abi senin kafan karışmış desem…
Tahmin ettiğiniz gibi, bir daha onu göremezsiniz. Selim Abi’dir ama çelik gibi serttir de…
Nankörlük tüm körlüğünüzle işlenir alnınıza…

Rastlantı bu ya. Hem de öğle üstü. İkindi.
Rastladım.
Yol üzerindeki fırına girdim, dikkatli olmanın ödülünü aldım. Dikkat, rastlantıyı engellemez. Boğazı kılavuzsuz geçmeye çalışan Ukrayna bandıralı bir şilep gibidir rastlantı. Gelir çarpıverir güvenli yalınıza.

Şekil olarak ekmeğe benzemiyordu.
Kuru, kavruk bir şeydi. Bunun içi yok dedim önce. Acaba dedim. Gene de bir bak! Bildiğimiz ekmeklerin kocaman göbeği yok tezgahın kenarında duranlarda.
Çöpe atılmayı beklerken nasıl bir umut taşıyorlar, bilemem… Kabuk ekmeğin tamamı tarihsiz felsefeden oluşuyor artık.
Ne yaptım… Aldım tabii ki. Demek oluyormuş,
Selim Abi’nin kabuk ekmeği alınabiliyormuş.

Esmer fırıncı çocuk, hatta Kürt, hilkat garibesini kendinden biliyordu. Kendisi yapmamıştı ama küreğiyle çıkarmıştı ocaktan. Atmak istiyordu. Şu kaç para dedim. O ekmek sana yaramaz! dedi. Alacağım dedim. Kararlıydım. Gördü bunu. Burdan aldığını söyleme abe! dedi. Fırında işler bizim bildiğimiz gibi işlemiyor olabilir. Biz ne biliyorsak!

Hak verdim. Esmer fırıncı, ikide bir arkasına bakıyor çünkü. Zorlamak gereksiz. Birimiz en az zararla kurtulmak, diğerimiz sahip olmak istiyorduk. Anlaştık tabi. Para vermeden aldım ekmeği.

Sardım garibeyi, doğru Selim Abi…

Selim Abi, ekmeği gördü. Sustu. Konuşmadı bir süre. Baktı. “Kabuk ekmek, zihindeki ekmektir.” dedi ağır ağır. “Sıcaktır ve hatıra kokar.” “Bazen odun…” “ Biliyor musun, bir ekmek kabuğu ancak insanın damağında yumuşar.”

Peki dedim, Selim abi ekmeğin içi ne olacak? Güldü. Bir tek bana gülermiş dediğine göre… “Ye be aslanım! Sen ekmeği sevmiyor musun, içi dışı ne fark eder?” Peki ya kabuk dedim. “Güzeldir ama dışıdır ekmeğin” dedi. Niye seviyorsun kabuğunu o zaman dedim. Gülmedi bu kez. “İyi pişmiştir ondan” dedi. Ateşle oynaşırsan dedim. Kaşları çatıldı. “Eeee,” dedi. Sen de pişersin diyemedim. Yani dışın ateşe bakarsa kızarırsın dedim. Kızardı. “İçi pişmez her kızaranın” dedi. Sadece bakıyordum. Yüzümden ne çıkardı bilmiyorum. “Ekmeğin kabuğu da güzeldir ama içi olmadan değil.” Dedi. Sırf kabuktan yapılan ekmek projen Selim Abi, diyecek oldum. “Olmaz öyle şey!” diye kestirip attı.

Sana kabuk ekmeği getirmeden bunları anlatsaydın ya Selim Abi! demek gereksizdi. Zihnimden geçti bu kelimeler ama. Karıştım. Selim Abi bu, karıştırır zihinleri hep.
Biliyorum ama bilmek yetmez.
İşte bu yüzden
bebeği götürdüm Selim Abi’ye.
“Sen bunu sokakta bulmuşsun” dedi.
Selim Abi her şeyi bilir. Bildi işte.

“Üzülme” dedi.
“Bu bebek, senin tahmin ettiğin gibi.” Yani dedim.
“Bu bir palyaço” dedi. Nasıl anladın dedim. “Ayaklarından” dedi. Ama Selim Abi… dedim. “Bu çok açık” dedi. Her iki ayağı da büyük, nasıl palyaço olur? dedim şaşırtmak için, şaşırmadı. “Renklerine bak” dedi. Bu kadar renkli olması onu palyaço yapar mı? dedim. “Ama her iki ayağı da büyük” dedi.
Selim Abi’ye baktım, sıcak ekmeğin topuzunu ısırıyor. Abi, midene oturmasın dedim. “Yıllardır sıcak ekmek yiyorum, oturmaz.” dedi.

Ne kabuğu, ne de içini soracak halde değildim.

Ben kimle konuşmuştum bu kadar zamandır?

Selim Abi! dedim. “Benimle konuştun yavrum” dedi. Abi, sen var mısın…
“Varım” dedi. Gerçekten mi? dedim. “Kabuk ekmek kadar…” dedi.

Bebek benim mi? dedim. “Evet” dedi. Ama göremiyor, konuşamıyor, başı bile yok dedim.
“Sen ekmeği seviyor musun?” dedi. Evet dedim.
“Görebilir, konuşabilir, başı da var” dedi.

Selim Abi, sen var mısın? dedim. “Yokum” dedi.
Abi yapma dedim. “Valla” dedi.
Ne yapacağım şimdi dedim. “Bebeğe iyi bak” dedi.

Bebeğim dedim. Öylece durdu bilgisayarın sol yanında.
Selim Abi dedim. Ses yok….

Sen palyaço musun? dedim bebeğe. Ben küskünüm dedi. Bebeğim, gel benim yatağıma dedim. Ben komiğim dedi. Saat geç oldu dedi. Saate baktım, bebeğin zamanı yok.

Çarem kalmamıştı. Sana önce bir isim vereceğim dedim. Verme dedi. Bebek dedim. Başım yok dedi. Sonun saati yok dedim. Zaman verme dedi ısrarla.
Selim Abi’nin dükkanı kapanmıştı.
Yalnız kalmıştık.

Bundan sonra olanları kabul edip etmemenize aldırmıyorum…

Bilgisayarın sol yanındaki bebek, bizim bebek… Karnındaki yumruları, pamuk ve polyesteri bilerek, biçim verdi kendine. Eskimemiş halini benden daha iyi biliyor çünkü. Kocaman ayakları palyaço gibi kaldı. Gövdesi gerildi. Elleri yana doğru açıldı. Sol tarafı yırtılmıştı ya. Orası yırtık kaldı. Yırtık tarafına baktım. Göz kırptı. Öyle kalması gerektiğini anladım. Bir fırsatını bulursam anlatırım yırtığı dedi.
Fırsatın var dedim.

Ben vitrine çıkmadım hiç, satışa sunulmadım dedi. Nasıl dedim. Üretim hatasıyım ben sevgilim dedi. Taktaki Yokuşu’nda ne işin vardı o gece dedim. Beni önce depo şefine verdiler. Depo şefi kızına, kızı beğenmediği için daha yoksul arkadaşına… Evet dedim. Yoksul arkadaşı da kızdığı için tekir kediye verdi dedi.

Mevsim kışa döndü. İstanbul, uzun yıllar yaşamadığı bu kışı, hiç sevmedi.

Buna bir yüksek yerlerdekilerin çocukları sevindi, bir de alçak yerdekilerin çocukları… Yüksektekiler ve alçaktakilerin çocukları tanışırlar bazen. Şehre yağan incecik karın etkilediği şehir içi trafiğinde, yolda kalmış ya da sevgilisiyle kavga etmiş biri, arabasını bırakıp otobüse binmek için abonman biletine ihtiyaç duyarsa… Tanışırlar. Emin olun, biletçi çocuklar özel davranmaz onlara.
Abonman bileti satarlar.

Kar yükseğe yağar değil mi? Kar yoksa yüksektekiler için, abonman bileti de yoktur.

İstanbul’a kar yağarsa bu hikayenin de sonu gelir.

Bebek, bebeğim yanımda. Palyaço değilmiş. Uzun sarı saçları var. Kedileri sevmezmiş. Ben onu kedili bir Cihangir sokağından kurtarmışım. Kediler ona çok pati atmış. Ne iyi etmişim de onu bulmuşum. Bilgisayarımın bana göre sol yanında en güzel zamanlarını geçirmiş. Selim Abi’yi çok sevmiş.
Hadiymiş, kar yağmışmış, karda rüzgara doğru kayalımmış…

Sen el kadarsın be! dedim.
Ben bebeğim dedi.
Gel bebeğim dedim.

Atladık bir kızağa, Etiler ışıklardan yokuşa doğru… Burası neresi? dedi. Bebek Yokuşu dedim. Benim yokuşum, dedi.
Saldım aşağı bebekle beni kızaksız.
Ne de olsa onun yokuşuydu.

Bebek’te savrulduk, saçıldık. Başımı elektrik direğine çarpmışım. Bir sürü iz gördüm direkte. Demek ilk çarpan ben değilmişim. Garibeye bakındım, yanımda mı diye… Yoktu.

Ben artık garibe değilim dedi, uzaktan.
Ben, seni bulduğumda başın yoktu dedim, başım zonklayarak.

Yokuşun sonunda, Bebek Parkı’nın yakınındaydı. Başı vardı: bembeyaz bir yüzü, kalemle çizilmiş kaşları, özenle boyanmış kırmızı kalın dudakları, fırfırlı boyunluğu, sapsarı saçları ve de küçücük ayakları.

Eh be güzelim dedim, başın olmazsa, ayağınla sorunun var senin. Ayaklarına baktı. Ya da uzaktan ben öyle sandım.

O koca şeylerle rahat yürüyemiyordum ki… dedi.

Yapılan Yorumlar
Bir Yorum Yapın