Avcı – Öykü – İskender Kardaşlar

 Avcı – Öykü – İskender Kardaşlar

Bostancı Garı çok kalabalıktı o gün. Filimciler gelmiş… Kırmızı-beyaz plastik bir bant çekip, seyircileri dışarıda bırakmışlar. Kazı çalışması yapar gibi… Onların yaptığı da bir nevi kazı… Hatta kazı kazan… Güldüm.

Karşımdaki delikanlı gülmedi ama. Dik dik baktı bana. Üzerinde durmadım. Ona gülmemiştim ki… Bazen böyle olur, karşınızdaki ifadenizden alınır.

O bakışta bir şeyler vardı.

Burnumun iyi koku aldığını bilirsin. Buradan esaslı bir hikâye çıkaracağımı biliyordum. Gözucuyla bana dik dik bakan delikanlıya bir mim koydum. Meraklıların arasına karıştı. Filimcilere bakmıyor. Büyük, tekerlekli bir iskele getiren ışıkçılara bakıyor. İlginç. Halbuki herkesin ilgisi, ortada kendi aralarında konuşan iyi giyimli grupta…

Biraz tedirgin bizimki. Aklı başka yerlerde sanki. Bunu yazdım bi kenara. Neden ışıkçılara bakıyor? İlgileneceğim.

Dişlerim kaşındı heyecandan. Bugün ben buradan iyi bir hikâye çıkaracağımı hissediyordum zaten.

Cebimdeki şeker paketini buldum, attım ağzıma bi tane, hani o insanın dilini delenlerden bir tane. Bakalım neler olacak? Naneye bayılırım. Tazeler beni. Sabah güneşli bir güne kalkmış gibi olurum.  Gerçi alerjimi azdırıyormuş ya…

Ne ilgisi var deme. Hacettepe’deki profesörden duymuştum, Çinli arkadaşı söylemiş; nane ve kahve alerjiyi azdırıyormuş… Çinliler bilir bu işleri. Hani sana geçen sene avlamıştım o profesörün hikâyesini. Hatırladın mı?

– …

-Neyse… Bir televizyon dizisi çekiliyormuş garda. Hazıra konmuştum. Çünkü benden çok önce gelmiş, sorularını sormuş, cevaplarını (terslenerek de olsa)  almış kirli sakallı delikanlı, soluk almadan anlattı detayları.

Olsun.

Ben bununla değil avımla ilgileniyorum. Kirli sakallının bu kadar detaya sahip olması ilgimi çekmedi değil.

Yalnız değilmişim gibi geldi. İhtimal vermedim. Hiç avcı tipi yok adamda. İlgi alanıma döndüm.

Hikâyem buralarda bir yerde. Hatta tamamı. İlk kez huzursuzlandım. Neden biliyor musun?

– …

-Bu mekanda çok hikâye var.

Oysa bugün sana en büyük avımı anlatmalıyım. Yok yok, öyle dudak bükme. Bilirsin huyum değildir; aynı günde birden fazla hayat anlatmam. Toplayamam o kadarını… Çok yorucu oluyor.

Olgunlaşmış bir hikâye kendini hemen belli eder. Bazen şaşırtırlar, bunu da bilirsin.

Yani insanlar şaşırtır. “Bunun neresini anlatayım?” dersin… Daaan! Vurur tam kalbinden. Pişman eder soru sorduğuna…

-…

-Sehpaya koy çayımı canım, içerim sonra. Senin de kafanı karıştırdım, kusura bakma. Devam ediyorum.

-…

-Ben sakallıyla konuşurken gözüm arkadaki çifte takıldı. Şu yeni tarz giyinmişlere… ikibinlerde yetmişler modası yani. Erkekte mavi camlı bir gözlük var. Numarasız olanlarından.

Numaralı mavi gözlük olur mu hiç…

Geniş paçalı pantolonunun paçasını topukları ezmiş. O halde geriye adım atsa, hareketi engellenir, düşüverir.  Kambur duruyor üstelik. Bu gençleri anlayamıyorum. Sıska bişey zaten, bir de kapa parantez gibi durunca…

Sonra aklıma, bizim Antalya’daki babaevinde, terasta çekilmiş resmim geldi. Kafamda tas gibi duran saçlar, taras taras derler ya hani… Fil yaka gömleğim, uzun ve bol paça pantolonum, çarpılmış gözlüklerim var.

Sol elimle sağ kolumun dirseğimi tutmuşum. Niyeyse…

Bu delikanlı gibi kambur duruyorum. …. Yeni yetmeyi eleştirmekten vazgeçtim. Mecburen tabi. Kendimi düşününce…

Senin de zihnine düşüncelerini değiştiren resimler gelir mi aniden? Yok yok, (daha konuya girişte insanın canını sıkan), buhar olup uçsam da bu anlattıklarından kurtulsam dediğin komik fıkra anlatıcıları gibi değil. Onlar beni de bunaltır.

Ama gerçek hikâye için tamamını anlatmak zorundayım.

– …

-Çay güzel olmuş, bir tane daha alırım. Zahmet olacak.

-…

-Delikanlının karşısındaki kız hiç konuşmuyor. Belki de sol elimi sağ koluma koyduğum resmi hatırlatan bu kızdı. Çünkü öyle duruyor… Uzun, dalga dalga saçlarını önüne düşürmüş. Birden bire saçları göz alıcı bir parlaklıkla arkaya savrulacak ve yüzü ortaya çıkacak gibi. Ancak hareketsiz. Onları öyle kalabalığın ortasında görünce bütün sesler kesildi. Murathan’n dediği gibi;

“Nasıl sessiz ortalık…Sanki kasrın nefesi kesilmiş…”

– Efendim?

– Yaa, beni farkedecek halleri yok. Cesaretlendim, yanlarına gittim. Sessizlik ne kelime, müthiş bir karanlık… Korkuyorum. Benim algıladığımı başkaları da algılıyor muydu acaba? Çevreme bakındım. Keyfi olanın keyfi yerinde, olmayanlar belli etmiyor. Nereye düştüm ben?

Sesler ve ışıklar gitti… Kız çocuğa bakmıyor. Çocuk kızın neresine bakıyor? Ağızları kıpırdamıyor, konuşuyorlar biliyorum, duyamıyorum…

Bir su alabilir miyim, birden kötü oldum…

-…

-Sağol. Bu kuyuya düşeceğimi hiç hesaplamamıştım.

Hemen ayrılmak istedim ordan; çakıldım kaldım ama… Her an fark edilebilirim diye düşünürken kız, dalgalı saçlarını geriye savurdu.

Göz göze geldik.

Kızgın değildi.

Küskün değildi.

Fark edilmiş değildi.

Gülümsedi.

Oğlan kıpırdamadı. “Üvey kardeşimle evlenmeme izin vermiyorlar.” derken ses çıkmadı. Sadece baktı.

Oğlana döndüm.

Kıza bakıyordu.

Kıza döndüm.

Saçları yüzünü kapatmış, heykel olmuş eskisi gibi. Dudağımı ısırdım. Acıdı. Demek ki gerçek. Başım döndü. Zemin kaydı altımdan.

Bu, gerçek değildi, gerçek hikâyeye dönmeliydim.

Son bir hamle yaptım.

Oğlana döndüm;

“Ateşin var mı bilader?” dedim. “Bir naneli şeker alabilir miyim?” dedi.

O an dizlerimin bağı çözüldü.

Robot gibi, üst cebimdeki paketi çıkardım. Avucuna döktüm. Bir tane aldı. Teşekkür etmedi. Dönüp, kıza bakmaya devam etti.

Binanın tarihi soluğumu kesmiş olmalı. Hava almalıydım. Beni bilgilendiren sakallı denk geldi. Hiç çekemem. Şeker paketini tutuşturdum eline. Şaşkın şaşkın bıraktım olduğu yerde.

İskelede, martıların havada çizdiği sekizleri izlemek rahatlattı biraz. Sekizden çok sonsuz işaretine benziyor o rota. Sonsuzluğun ucundan dik bir açıyla hedeflerine dalıyorlar.

Biri ya balık atmış ya da bir balık sürüsü yakalamışlar.

İyi geldi. Geri döndüm avlanmaya.

Eldivenli ışıkçılar, örümcek gibi adamlar..

Yüksek tavan falan dinlemediler. Dizideki şarkıcı kızı daha da pırıl pırıl yapan lambalar kurdular tepelere. Uzun boylu adam, yönetmenmiş; emirler yağdırdı. Meraklı kalabalık dahil herkes sustu.

Ben gençlere sırtımı döndüm, martıların verdiği morale ve dostluklarına ayıp olmasın diye.

Bana dik dik bakan, tam o sırada konuştu. “Varsın doğmasın kalbime güneş, ben yine de ağlıyorum.” Yanına çöktüm.

“Bi sigara versene!” dedim. Bakmadan verdi.

Önceki bozguna kızmıştım: “Nedir senin hikâyen?”

Parmağıyla tavanı gösterdi, bir çıkıntıya sığınmış ışıkçıyı…

Buradan bile görülebiliyor, adam nefes almıyor. Yönünü takip ettim, dizide şarkıcıyı oynayan sarışın kızın yüzüne gelen ışığı tutuyor nefes almayan ışıkçı.

Hızlı davranmalıydım.

Genç aşıklardan sonra bir vurgun daha yiyemezdim.

Dik dik bakanı evetledim.

“Ben de bir zamanlar ışıkçıydım abi.” dedi.”Neden bıraktın?” dedim.”Yakayım abi.” dedi. “Ben sigarayı bırakalı çok oluyor, yakma, elimde tutayım.” dedim.

“Ben önce söyledim abi!” dedi.

Ne dediğini anladığımda geç kalmış, “bırakmak”la bağlantı kurduğunu anlamış fakat ”Neyi?” demiştim bile…

”İkimiz de bırakmışız baksana.” dedi.

“Yak o zaman şu gavuru!” deyip, sigaramı çakmağına uzattım.

İlk nefes zehir gibiydi. Midem bulandı ama tuttum kendimi.

İlk karşılaşmadaki dik bakışlarından eser yoktu. Burnum iyi koku alır değil mi? Bu adamı işaretlemiş ve sana söylemiştim değil mi?

Hikâyemi bulmuştum.

Yoksa hikâye mi beni bulmuştu?

Bilmiyorum…

“Niye öyle dedin biraz önce?” dedim. “Nâgehan’la hep bu şarkıyı dinlerdik.” dedi. Uzun zamandır sigara içmiyorum biliyorsun. Öğleden sonra içtiğim sabah sigarası gibi etkiledi beni bu meret. Önce küçük bir baş dönmesi sonra bacaklarımdan yükselen karıncalanma…

Gözlerimi kapattım, artık dik dik bakmayan anlattı.

“ Nâgehan için her şeyi şırrak diye bıraktım. Hoş, bir bağlantım yoktu ama… Ona gittim. Orası sokaktı abi. Biliyor musun sokak çocuğuydu O. 16 yaşındaydı. Evini iki yıl önce terk etmişti.

Çok sevdik birbirimizi abi. Tıpkı bunun gibi bir film çekiyorduk karşılaştığımızda.”

-…

-Esra. Canım. Nerdesin? Bir su daha getirebilir misin?

-“Boğazını sıktığı poşetten Uhu çekiyor, habire küfrediyordu. Işığımla sanatçıyı takip etmem lazımdı. Spotu bırakamıyordum…”

-Esra?

-“Setçiler kovaladı Nâgehan’ı. Bir punduna getirdi, yine geldi, küfretti. Kovaladılar. Küfretti. Kovaladılar. Küfretti…”

-Esra nerdesin!

-“En sonunda dayanamadım… Bıraktım ışık sehpasını…

Koluna yapıştım. İşte öyle başladık abi.”

-Esra’cım suyu… Hay Allah, bu son hikâyeydi.

Vallahi başka yok. Nerdesin ya…

Hadi canım niye…. Hangi odadasın?

Seslen, bulayım seni… Esra! Nerdesin kuzum?

Esraaaaa!”

Yapılan Yorumlar
Bir Yorum Yapın