Ağaç, At ve Bu Hikâye – Ercan y YILMAZ

 Ağaç, At ve Bu Hikâye – Ercan y YILMAZ

Dedemin ismiyle anılan ikinci dut ağacını da bir kamyon oduna dönüştürdüler. Üstelik sihirle değil, düpedüz balta ve hızarla. Hızarın sesi kulaklarımdayken kuşları duymak imkânsızdı. Kaçıştıklarını, havadan tüylerinin döne döne indiğini net gördüm. Bundan daha vahimi ise kuşların kendilerine yeni dallar bulmakta zorlanacak olmasıydı. Bu da artık birbirimizi göremeyeceğimiz anlamına geliyordu ki bu korkunçtu. İkinci dut ağacı amcamın odunluğuna taşınırken dedemin bir kez daha öldüğüne emindim. Kendi ölümü, bir; ağaçları kesilince de iki kez olmak üzere üç defa öldüğünü çocuk yaşımda gördüm. Benden öncesi konusunda bilgim yok.

Dut ağaçlarının ilkini, kökünde define var diye yerinden söktüler. Kuzenim emindi, elindeki cihaz ağaca yaklaştırıldığında gürültüyle ötüyordu. Oysa dedem bu ağacın yeşilini, dallarını, meyvesini ve gölgesini kuşlara bağışlamıştı. Kuşlarındır, derdi. Kuzenim aldırmadı, onu durduracak tek kişi dedemdi ama artık o da yoktu.

Cihaz ötüyordu, ötmese ya! Ama ötüyordu. Sonra testereler işlemeye başladı.

Ağacın önce dallarını kırdılar, soranlara budama dediler. Kırılan dalları sürükleyerek harman yerine götürdüler. Orada da baltasıyla bekleyenler vardı. Üç katlı bina yüksekliğindeki, üç kişinin kollarıyla ancak sarabildiği ağaç, birkaç saatte ders kitabımızdaki Dikilitaş’a benzedi. Dalsız, budaksız. Kat kat onu da kestiler. Gün bitti, gece başladı. Kütük kütük düştü dedemin ağacı. Ağacın birbirine dolanmış, toprakla kenetlenmiş kökleri kesin ki direniyordu. Löküz ışığı altında, o gece dünyada yeri dolmayacak bir boşluk bırakana kadar kazdılar. Bulabildikleri ise birkaç nal ve toprak altında iyice eprimiş bir eyerdi. Neden orada olduklarını kimse bilmiyordu. Herkesin bir fikri vardı sadece, o gün hepsi anlatıldı. Dinledik. Konu kapanmıştı.

Bugün dedemin ikinci ağacı da kesilince tekrar hatırladım o günü. İlk ağacın hikâyesindeki boşluklar o günkünden daha fazla rahatsız ediyor beni. Kimsenin nedenini bilmemesinin tek güzel tarafı gerçeğin sınırlarına takılıp kalmamaktı. Bunu o zaman anladım. İlk uydurmamda. Eyere ve nallara dair her gün çok başka gerçekleri olan bir hikâye uydurdum. Bazılarını anlattım uluorta. Bazıları bende kaldı. Bazılarını ise kurduğum gibi yıktım. Yerde gezenler de vardı, gökte uçanlar da.

Bir atı varmış dedemin. O zaman henüz gençmiş dedem. Böyle başladım hikâyeye, bu normal. Çok severmiş atını, bu da normal. Atın çıkık kapkara gözlerini görmediği zamanlarda uykusunda karabasanlar peydahlanırmış. Bunu abarttım. Okuduğum kitaplardaki cümleleri hatırlayarak güzelliyordum dedemin at masalını. Anlatmaya başladığım anda dedemi Bay Gordon, ağacın altındaki eyer ve nallardan hayalini kurduğum atı ise Siyah İnci gibi görüyordum. Kırbaçsız eli, mahmuzsuz çizmeleri ve dişleri arasındaki papatyayla köyü atının sırtında seke seke dolaşan bir delikanlı oluyordu gözümde. Geçtiği sokaklarda toz hürmetten havalanıyor, kuşlar kaçışmıyor da yukarıdan seyretmek için yükseliyor, karıncalar gölgesine kapılmayı aşk biliyor, çimenler uzanıp öperek ikisini de selamlıyormuş. Çeşme başındaki genç kızlardan derin bakışlar, ağızlara ağır hareketlerle çekilen yazmalar, hürmetle uzatılan testiler ve gülüşmeler bahşediliyormuş dedeme ki onlara börtü böcek de ortak oluyormuş. Siyah İnci ihmal edilir mi! Ne mümkün! Çeşmeye vardıklarında okşanma sırası onunmuş, boynu serin suyla ovulur, baldırları saydammış gibi duran bembeyaz ellerle sevilirmiş. Bir gözleri servi boyuyla dedemdeyse, diğer gözleri atın parlak dişlerindeymiş. At çeşmeden su mu içecek… Kızların gözlerinin ikisi birden, suya inen koca dudaklarına kenetlenirmiş.

Dedem ve atı bir bilinirmiş köyde. Ayrı düşünen olmazmış onları. On yediyi az geçmişken yaşı, inzibatlar gelmiş ve orduya almışlar onu. O zamanlar kimlik mi varmış, yaş mı sorulurmuş. Bakmışlar bir tokadıyla karpuzu çatlatıyor, almışlar. Vedalaşacak zaman mı verirlermiş, asla! Harp kapıdaymış.

Dedem orduya alınınca Siyah İnci’si ahırda diğerlerinden biri gibi kalmış. Özene bezene temizleyen, tımarlayan, kaşağılayan, nallayan dedem artık yokmuş. Bu yokluğun sızısı Siyah İnci için neyse, dedem için Siyah İnci’nin yokluğu da oymuş. Siyah İnci faytona koşulmuş, dedemin abisi kırbaçlarla derisini kızartmış, yulaf desen bayat, çeşme desen hak getire, yalaktaki suyu çamurdan hallice. Özlemiş de özlemiş dedemi. Dört sene sonra gelmiş dedem. Anasının yüzünü, babasının elini öpmeden girmiş ahıra. Siyah İnci, kirden derisi pul pul olmuş, sırtı yara bere içinde, kuyruğunda topaklaşmış çamur, gözlerinin yarısı çapak yarısı kan, yelesinde pisipisiotları, nalları düştü düşecekmiş. Böyle de olsa tanımış atını, yığılmış. At da tanımış onu. Ayaklanmaya çalışmış, olmamış, derman mı kalmış fayton çekmekten yorulan bacaklarında. Niyetlenmiş ama kalkamamış. Birkaç gün içinde ölene kadar tek amacı buymuş. Dedem ölü demeye dilinin varmadığı atını, Siyah İnci’sini faytona yükleyip köyün dışında nehre yakın bir yere gömmüş. Eve dönmüş, taş tekmelemiş, duvar yumruklamış, hıncını alamayınca kırbacı eline alıp abisinin sırtını morartmış. Babası zor almış elinden. Dedem atından geri kalan eyeri ve nalları almış, gelip buraya yerleşmiş. Parası yokmuş, ırgatlık şartıyla evi vermişler. Başka ata bağlamaya kıyamadığı eyeri, nallarla beraber gömmüş. Sonra bir dut bir kuşun gagasından yenice tersyüz edilmiş bu toprağa düşmesin mi! Tohum çatlamış, dut filizlenmiş. Dedem o dutu, atının ruhu kabul etmiş.

Son Güzel Günlerimiz
Ercan y Yılmaz
Sel Yayıncılık
2019

Yapılan Yorumlar
Bir Yorum Yapın